Pazartesi, Haziran 28, 2010

lilium (saint version) ...




İşim gücüm olmadığından, bomboş bir insan olduğumdan, amaçsızlık/anlamsızlık içinde sekiz takla attığımdan ve bu saçmalıklar içinde başı boş kalan beynime 7/24 türlü çeşit saçmalık üşüştüğünden dolayı yatıp kalkıp övdüğüm Elfen Lied'ın giriş parçasını da şu olmaz olası bloguma ekleyeyim dedim. Ahah çok eğleniyorum burada kendimle, öyle böyle değil xD.
Bu eklediğim/yüklediğim parça saint versiyonu. Animenin başında çalan bunun kısaltılmış hali.
Ha bir de, flüdümün isim annesi/babası/ebeveyni bu parçadır. (flüt kelimesinin sonundaki t yumuşar mı ya ? o.o )
Neyse...

(bkz.günün şarkısı)


Os iusti meditabitur sapientiam,
Et lingua eius loquetur indicium.

Beatus vir qui suffert tentationem,
Quoniqm cum probates fuerit accipient coronam vitae

Kyrie, fons bonitatis.
Kyrie, ignis divine, eleison.

O quam sancta, quam serena,
Quam benigma, quam amoena esse Virgo creditur.
O quam sancta, quam serena,
Quam benigma, quam amoena,
O castitatis lilium.

Kyrie, fons bonitatis.
Kyrie, ignis divine, eleison.

O quam sancta, quam serena,
Quam benigma, quam amoena,
O castitatis lilium.


Çevirisi için http://google.com -> arama çubuğu -> "elfen lied lilium çeviri" falan filan fişmekan. (bkz. dif iflah olmaz bir tembeldir)

iyi saatte olasıcalar...

Ahım tenimdir, yanına kalmaz.
Bunu böyle bilesin efendi.
Yanına kalmaz.


Nasıl bir komedi oynanmakta burada ? Nasıl da kahkahalarla gülünmekte yaralarıma...
Şu zavallı bedenim nasıl da açık hakaretlere...
Ruhum çoktan doymuş...

Yahu sen beni acıtamazsın. Sen beni DAHA FAZLA acıtamazsın be. Ben daha fazla acıyamam be. Olmaz yani, fiziken mümkün değil bu, psikolojik olarak zaten kanamaktayım cayır cayır. Kan kaybından aklımı yitirmeye beş kala sen beni daha fazla acıtamazsın.

Ne dersen acıtırsın diye düşündüm de...

Yok acıtamazsın. Daha fazla acımam ben. Bu burada kalır, sınır noktamam ulaşmışımdır, artık daha fazla acı bana haramdır.

Beş senem su gibi akıp yol gibi geçip gitmiştir, geri gelmez. Çekilen acının telafisi olmaz. Hani böyledir ya.
Şu an çektiğim acıyı izah et bana !
Geçip giden beş yıl senin olsun, çekilen yanıma kalsın, bana dost olsun, takılalım acıyla birlikte. Bana uyar.
Ama ŞU AN çektiğim acının hesabını ver bana...



Şu an seni sevmiyorum Aylin Aslım. Ahh adlı parçanı da. Seni şu an hiç sevmiyorum. Sen şu an iyi gelmiyorsun bana.




Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

earth angel...



(bkz. günün şarkısı)



Earth angel, Earth angel
Will you be mine?
My darling dear
Love you all the time
I'm just a fool
A fool in love with you

Earth angel, earth angel
The one I adore
Love you forever and ever more
I'm just a fool
A fool in love with you

I fell for you and I knew
The vision of your loves loveliness
I hoped and I pray that someday
I'll be the vision of your hap-happiness

Earth angel, Earth angel
Please be mine
My darling dear
Love you all the time
I'm just a fool
A fool in love with you-ou-ou

I fell for you and I knew
The vision of your loves loveliness
I hope and I pray that someday
I'll be the vision of your happiness
The Vision of your happiness

Whoa Whoa Whoa

Earth angel, Earth angel
Please be mine
My darling dear
Love you all the time
I'm just a fool
A fool in love with you

Perşembe, Haziran 24, 2010

the littlest things...



I'd tell you sad stories about my childhood
I don't why I trusted you but I knew that I could...


Pes etmek üzereyim. Kendimi kandırmak üzereyim.
Ben yine bir yalana inanmak üzereyim.
Ben bu yalana BİLE BİLE inanmak üzereyim.

I know it sounds lame but its so true...


Öfkesi, acısı, bilmem nesi, her biri hikaye. Ben bu hikayeleri de siktir etmek üzereyim. Çektiğim her bir çile gözümde küçülüyor gün geçtikçe. Hadi onlar küçülsün, işime gelir. Ama özlem büyüyor. Anlamsızca geçmiş karşıma, devleşiyor babam devleşiyor. Odayı dolduruyor, eve yayılıyor, sokaklara taşıyor, atmosfere dağılıyor. Bana nefes alacak yer bırakmıyor.
Mahvediyor bu özlem beni yahu.

Allahım illet gibi, nereden peydah oldu bu ? Ben mis gibi gül gibi beynimi uyuşturmuş, hafızamı dondurmuş, boka batan her bir noktamı steril bri biçimde temizlemekteydim. Yaralarımı yalayıp iyileştirmekteydim. Hastalık gibi geldi bu özlem. Gökten mi indi, koca ülkede beni mi buldu, biyolojik-psikolojik bir saldırıya mı uğradım nedir, her bir yanımı sardı bu. Özlemeye başladım ben. Özlemeye başlar başlamaz da gardım yağa bulanmış gibi kaymaya başladı elimden. Düştü düşecek, tutan yok.

Valla fenayım, billa fenayım. İçim dışım O oldu. Ağzımdan çıkan iki kelimenin biri yolda biçim değiştirip O'nun adına dönüşüyor. Korkudan susuyorum, daha da fena. Bu defa içimde yayılmaya başlıyor adı. Beynimde yankılanıyor sanki, hani fısıltı falan da değil, Maşşallah bangır bangır. Böyle ses sistemi evimde olsa...

We'd spend the whole weekend lying in our own dirt
I was just so happy in your boxers and your t-shirt...


Bu yankılara eşlik eden anılar kol kol işgal ediyor beynimi. Tuzluğa bakıyorum, O'nun çok tuzlu yediği geliyor aklıma, bu yüzden sürekli O'na kızdığımı hatırlıyorum, gözlerim doluyor salak gibi. Yemek geliyor önüme, O'nun hamburgercide nasıl yanlışlıkla milletin patatesinden yediğini hatırlıyorum, bu defa da gülmeye başlıyorum hastalıklı gibi. Tam anlamıyla hastalıklı gibiyim, nerden kaptım bu illeti ?

Ben her şeyin düzelebileceğine inanmak üzereyim. Ben buna kendimi inandırmak üzereyim.
Ben tükürdüğümü yalamak üzereyim.

So come on, tell me
Is this the end?...




Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Salı, Haziran 22, 2010

when it rains...

I'm only happy when it rainssssss.......


Yağmur yağdıkça huzur doluyorum bu günlerde. Gece deli deli gök gürlüyor, türlü çeşit şimşekle/yıldırımla elektrikleri boşalıyor şu uçsuz bucaksız göğün. Sonra bastırıyor yağmur, ama öyle böyle de yağmıyor. İnletiyor yeryüzünü şerefsiz. İyi oluyor bu, iyi geliyor bana.
Akmayan gözyaşlarımı akıtıyor yedi düvenin üstüne.

O gürlüyor, benim öfkem boşalıyor. O çakıyor, benim sinirlerim gevşiyor. O yağdıkça sel oluyor acım, sokak sokak akıyor O'na. O evinde otururken benim içimdekiler gezenegi alt üst ediyor, gökleri başımıza yıkıyor. O sessiz sakinken ben fırtınaya boğuyorum milleti burada. O evindeyken burada atmosfer tepemize kusuyor. Dünya yerle bir oluyor burada, O kimbilir nerdeyken.

O iyi ki evinde. İyi ki çıkmıyor. Çıktığı anda kulakları sağır olacak gök gürültüsünden, tepesine zincirleme inecek yıldırımlar, o yağmur suları asit olup cayır cayır yakacak her yerini. Çıkmıyor evinden. En doğrusunu yapıyor.

Akmıyor gözyaşım. Durmuyor öfkem, ama duyulmuyor da çığlıklarım. Yok içimde kalıyor hepsi, onlar da çıkmıyor dışarı. O'nu mu örnek almışlar, kimbilir kimin aklına uymuşlar, gelip boğazıma oturuyor, omzuma çöküp morartıyor, bir kuple nefesi alınmaz hale getiriyorlar. Ama dışarı çıkmıyorlar.
Sadece yağmur yağdığında...
Sadece gökler delirdiğinde...

Ama yakındır. Gün gelecek tepemize inecek bu dehşetli gökyüzü. "O" dahil hepimiz altında kalacağız. İki büklüm, ezik büzük, tepemizde koca gök.. Ancak o zaman mutlak huzuru bulacak ruhum. Ancak o zaman.

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

yorgunluk...

en çok yorulduğumuz anlar, en çok yoğrulduğumuz anlardır.

yoğrulmak lazım hayatta aslında. içimiz dışımıza çıksın, dışımız içimize bulansın, içimiz dışımız bir olsun diye...

Pazar, Mart 21, 2010

Steve Miller Band - Serenade

(bkz. günün şarkısı)


Did you see the lights
As they fell all around you
Did you hear the music
Serenade from the stars

Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own

Did you feel the wind
As it blew all around you
Did you feel the love
That was in the air

Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own

The sun comes up
And it shines all around you
You're lost in space
And the earth is your own

Salı, Mart 16, 2010

Yağmurlar yağsın üzerime...

Gitmek istiyorum. Delicesine gitmek istiyorum buralardan, heryerlerden.
Hayır bunalımda değilim, sadece bunalmaktayım. Delicesine bir bunalma bu, öyle ki nefesim daralıyor, kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Eskiden böyleymiş gibi hissederdim, şimdi alenen yaşıyorum bu fiziksel halleri.
Kimsenin beni tanımadığı, beni bilmediği, hakkımda bir yorumda bulunamayacağı biryerlere gitmem lazım acilen. Alıp başımı gitmem lazım acilen, yoksa akut solunum yetmezliğinden öleceğim.

***

O kadar da kötü bir hayatım yok aslında. Her ne kadar kendimden ve hayatımdan bahsetmesem / bahsetmeyi sevmesem, yanlızca aklıma gelen saçma sapan şeyleri yazmak için bu blogu açmış olsam da insan yazarken kendini bizzat kendisinden ve şahsi hayatından nasıl / ne kadar soyutlayabilir ki ? Ne kadar suya sabuna dokunmadan durabilir ? Iıh, cık, nayır yeteri kadar yapamaz bunu, ben yapamam.
Dediğim gibi çok kötü halde değilim. Yaptığım şeyleri / yapmaya kalkıştığım şeyleri eleştirmek dışında bana ilişmeyen bir ailem var mesela - ki onlardan 800 km uzakta kendi evimde yaşıyorum. Beni çok seven yarı deli bir babannem var. Teoride 5 yıl pratikte asırlardır süren bir ilişkim var, beni seven, benim için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, akıllı, kültürlü, yakışıklı, tatlı bir sevgilim var. İki tane çok sağlam dostum var - ara sıra tepemi attırsalar da vazgeçemem onlardan. Her konuşmanın başında nasıl olduğumu soran dünyanın her yerinden dostlarım var, sadece bir kelimemle benim için ellerinden gelen her şeyi yapacak olmalarını bilmek mükemmel. Ülkenin en seçkin okullarından birinde mühendislik okuyorum - benim yaptığıma daha çok eğlenmek denir aslında ya neyse. Maddi olarak aileme bağlı değilim, daha çok özerk denilebilir benim durumum için. En azından kendi harcamalarımı karşılayabiliyorum, gerektiğinde çalışabiliyorum. Okul ve sosyal hayat dışında uğraşlarım var, ne bileyim örgü örüyorum, flüt çalıyorum, tasarımla ilgileniyorum amatörcene.
Hani dediğim gibi, çok da kötü değilim buradan bakınca. Ama bu gitme dürtüsü bitmiyor, azalmıyor, tükenmesi imkansız işte. Boğuyor beni artık. Gitmem lazım artık, yaşayabilmek için.

***

Tahammül edemiyorum insanlara. Bu yukarıda saydığım kişiler dahil insan ırkına dayanamıyorum artık, kendim dahil. Hatta ben kendim bizzat en başında geliyorum bu listenin. Elimde olsa sadece kendimi bırakıp gideceğim - keşke bir oluru olsa bunun.

***

Öyle çok istedim ki beni tarafsızca dinleyebilecek birileri olsun. Bana dair hiçbir şey bilmesinler, bana dair bir fikirleri olmasın. Geçmişte yaşadıklarım, yaptıklarım olmasın onlar için, sadece anlattığım kadarını bilsinler, sadece onu dinlesinler. Ve yorum yapmasınlar, sadece dinleyip soru sorsunlar, ben cevaplayayım. Gerçek kişiler de olmasın bunlar, hani bana bir zararları olur mu / bir çıkarları var mıdır düşünmeyeyim. Anlatırken tıkamasın bu düşünceler beni, öyle bodoslama konuşabileyim. Döküleyim abi ya, saçılayım her yere, toplamakla da uğraşmasınlar beni, ben toplayayım kendimi.

Ve ben her şeyi anlatıp bitirdikten, akıtılacak her damla göz yaşını önlerinde akıttıktan sonra yine beni sevsinler. Anlattıklarım ne azaltsın ne arttırsın bana olan sevgilerini. Ne eleştirsinler ne takdir etsinler beni, ne düşünsünler ne sallamasınlar. Ben onlar için aslında ne var olayım ne yok olayım. Ama sadece her şeyi anlattıktan sonra da sevileyim onlar tarafından. Onlar ki beni yanlızca ben olduğum için, bu bedene sıkışmış, eline oyuncak diye bu beyin verilmiş çylesine bir ruh olduğum için sevsinler. Onlar için yaptıklarım / yapacaklarım için değil, benden beklentileri / faydaları için hiç değil. Sadece ben şu an ben olduğum için sevsinler abi beni. Anlık sevsinler abi, her şeyime rağmen sevsinler beni.

Mutlak sevgi bu. Mutlak sevgi.

***

Bloglar bu seni-tanımayanlara-kendini-anlatma'ya yarar diyenleri duyar gibiyim. Belki bir gün yeni bir blog açar, sıfırdan yanlızca kendimi anlatırım - hatta adımı sanımı saklı tutarım, böyle rahat rahat anlatırım ne varsa. Olur yani, yapabilirim bunu.

***

Gidesim var çok fena blog. Becerebilsem keşke - en azından ne menem bir halt olduğunu görebilmek için. Alıp başımı gidesim var çok fena, bu mutlak sevgiyi belki bulurum umuduyla.

Evet, salak gibi umudum var. Kendime inanamıyorum ya.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazar, Mart 14, 2010

Blogla aramdaki etkileşimler...

Yazdığı yazıyı tekrar dönüp düzenlemeyi sevmeyenlerdenim.
Bu yüzden bu blog taslaklarla dolmuş taşıyor.
Ben bu kafayla gidersem daha da taşar, yan bloglara sıçrar, söyleyeyim.

Çarşamba, Mart 10, 2010

Topluca Taşınmaca...

Millet günlerdir yatıp kalkıp Ankara'nın otobüs çilesini konuşuyor. Yani evet var böyle bir çile ama bu bizim için yeni bir şey değil ki. Ben kendimi bildim bileli var bu bela başımızda. Toplu taşımadan yararlanmaya çalışalı en aşağı 11 yıl olmuştur, evet ufak çapta yararlanıyoruz ama... Aması var işte. Dersin başlamasına 1.5 2 saat kala evden çıkıyorsam ne anladım ben topluca taşınmaktan ? Hani yürüsem en fazla bir saat daha erken çıkmam lazım, o derece.

Hayır bu toplu taşıma karmaşası öyle de komik şeylere neden oluyor ki. Trajikomik aslında. Otursan yazsan kitap olur - keşke zamanında üşenmeyip yazsaymışım, şimdiye 11 yıllık birikim olurdu. =)

Bundan iki sene kadar önce Eryaman - Beytepe egosundayız, saat akşam 5.30 civarı. Otobüs normalin üstünde dolu, yani bu doluluk Beytepe egosuna göre de değil, normal bir egonun kapasitesinin üzerinde insan sayısı. Kırmızı bin yıllık Ikarus'un içinde rahat 150 kişi falanız. Öyle ki insanlar acı çekiyor seyahat esnasında. Bu yetmezmiş gibi o gün Ankara'ya Papa gelecekmiş, tüm yollar kapalı ama bizim şoför nasıl bulmuşsa bulmuş bir yol, kaptırmış gidiyor. Bir ara Etimesgut civarında feci bir yanık lastik kokusu sardı otobüsü, bizde de bir panik hareketi başladı. Herkes birbirine bakıyor korkulu gözlerle, en son arkadan bir eleman seslendi "Abi lastikler yanıyor." diye. Adam duymadı, iyi ki de duymadı. Kimse de duyurmaya uğraşmadı zaten. Yol kapalı, bir otobüs bir bilmemne geçmiyor, sadece biz varız. Adam bizi bir yerde indirse yandık, sabah ezanıyla gireriz eve. Hani şimdi düşünüyorum, o yolda kalma korkusu nasıl büyükmüş ki bin yıllık otobüsün içinde yanmayı falan göze almışız. Ah Ankara.

Yine bir Eryaman - Beytepe egosu, bu kez istikamet okul, sabahın 8.30'u saat. Yine bir kırmızı Ikarus'un içindeyiz, yine millet acı çekmekte ama bu kez 150 falan değiliz, 90 kişi civarıyız kanımca. Beytepe nizamiyeye kadar sağ salim geldik, nizamiyede atk abilerimiz durdurdu, kimlik kontrolü yapılacak. Açılan otomatik kapıdan -basamakta durursan çarpıyor - o darbe dönemlerini hatırlatan emir geldi "Arkadaşlar koridoru boşaltalım." biz de eli mahkum boşalttık koridoru, 10 dakikada falan. Kimlik kontrolü yapıldı, biz koridoru boşaltanlar başladık yeniden doldurmaya - ama nafile. İnen herkes geri binemedi bir türlü. Kaydık, yanaştık, birer adım attık ama faydası yok, bir kısım hala aşağıda, sığmadı millet. Derse geç kalma korkusuyla Eryaman'da nasıl sıkışmışsak artık, bir kere çözülünce bir daha toplanamadık. Kalanlar mecburen nizamiyede bekledi başka bir egonun gelip onları almasını. Kaç kişiymişiz yahu biz o otobüste diye düşünürüm hala.

Kaç senedir yaşadığımız şey bu hocam, bunlar artık gündelik şeyler bizim için. Ortalığı velveleye vermenin alemi yok.
Related Posts with Thumbnails