Salı, Mayıs 22, 2012

terapi günlükleri #1 rehabilitasyona giriş...

Sabahtan beri önüme gelen herkese erinmeden gocunmadan anlattım, madem siz de önümdesiniz size de anlatayım, sizin diğerlerinden neyiniz eksik? Benim gerçekten bir sıkıntım yok, aslında hayatımdaki her şey bir yol benimsemiş, huzur içinde o yolda gitmekte. Sadece sırtım ağrıyor, hepsi bu. Bu hastane ortopedi uzmanı kaynıyor, kardiyoloji uzmanından geçilmiyor, ne yana dönsem ayrı bir KBB’ciye çarpıyorum, beni neden size getirdiler hiç anlamadım. Ayrıca altı üstü sırtım ağrıyor, her anabilim dalının her bir doktoruna görünmeme ne gerek var? Niye bu kadar abarttığınıza da anlam veremiyorum doğrusu, galiba başka işiniz yok. Her neyse.
Az önce doktor beye de söyledim, elime bu reçeteyi tutuşturup size pasladı beni, anksiyetem bozukmuş. Halbuki muhtemelen akciğerlerim su topladı, kaburgalarımın bir kısmı kırık ve o arada sinsi kalp kapakçığım kendini imha ediyor, bunun anksiyeteyle ne alakası var? İç organlarımın anksiyeteleri bozuksa, iki durup bir bana atarlanıyorlarsa bilemeyeceğim tabi, ama bence yedi milyarda bir görülen çok nadir bir hastalığım var ve siz beni nefes egzersizleriyle oyalayarak literatüre geçme şansınızı kaçırıyorsunuz. Yarın bir gün bu trilyarda bir görülen ender hastalıktan öldüğümde “Dediydi de biz dinlemedik.” dersiniz. İşte o zaman ne kadar ileri görüşlü olduğumu anlarsınız, anladığınızla da kalırsınız.
Sadece sırtım ağrıyor, inanın başka hiçbir derdim kederim yasım yok, vallahi de billahi de yok. Keyif içinde günümü gün etmek suretiyle hayatın tadını çıkarıyorum. Ara ara sinirimi bozan şeyler mi? Yani, tabi ki, herkesin olur, benim de var. Benim de sinirim var sonuçta, bozulabiliyor, ben de insanım, en azından dışarıdan bakınca insana benziyorum bence. Neyse, demek istediğim... Peki, bahsedelim biraz.
Mesela insanlar var, onlardan hiç beklemediğim şeyler yapıyorlar. Çok kızıyorum, çok üzülüyorum, ama hemen ardından aslında bu davranışların o kadar da beklenmedik olmadığını, çünkü daha önce de aynı şeyleri defalarca yaptıklarını fark ediyorum. Farkındalıklarıma şaşıp kalıyorum.
Şimdi mesela size burada kimden bahsetsem bilemiyorum. Kimi övsem, kime sövsem, şuradan kalkıp kimi dövsem seçemiyorum. İnsanlar o kadar çok ki, inanın döv döv bitmezler. Boru değil, dünya nüfusu olarak yedi milyara yakınsıyoruz ve bu yedi milyarın %83’ünün benden daha cüsseli olduğunu varsayarsak dövme işi yalan olur. Ayrıca övmek yada sövmek eylemlerine değil de dövmek eylemine bu kadar takılmış olmam benim kişiliğimdeki şiddet yanlısı yönü apaçık ortaya koyuyor, kendimi çıplak hissediyorum. Kendimi çıplak hissetmeyi sevmiyorum, şu an bana sevmediğim şeyleri hissettiren insanları dövmenin tam yeri bence. Neyse.
Bazı anlarda bazı bazı durumlar ortaya çıkıyor, ben ne yaptım da böyle oldu anlayamıyorum mesela. Algımda bir sorun olduğunu da zannetmiyorum açıkçası, zira oldukça seçici geçirgen bir algım var. Bunun ne olduğunu soranlara hemen çay süzgeci örneğini veriyorum ve bir on beş dakika kadar bunu açıklıyorum, ama sizi bu ızdıraptan mahrum bırakmak adına sadece örneği vereceğim. Çay süzgeci.
Mesela bazı anlarda –bunlar yukarıda belirttiğim bazı bazı durumların yaşanmadığı anlar oluyor genelde- şapkayı önüme koyup düşünüyorum, ama bu anlar fazla düşünmeye gelmiyor galiba. Hemen kafam karışıveriyor, ben de düşünmeyi bırakıyorum. Sonra vay efendim düşüncesiz oluyorum vay efendim düşünmeden hareket ediyorum. Bana bunları diyenlere beni yargılamadan önce benim kafamla düşünmelerini söylüyorum ve bir sonraki şikayet konuma geçiyorum.
Mesela kimseye çaktırmıyorum ama, yalnız ölmekten çok korkuyorum. Sonra aklıma hali hazırda yalnız olduğum geliyor, bu defa direk ölmekten korkuyorum. Türlü çeşit şikayetle doktora gidiyorum, doktor bilumum testlerin ardından sapasağlam olduğumu söylüyor ve elime bir kutu ilaç tutuşturup beni size, sonra da evime yolluyor. “O kadar sağlamsam bu ilaçlar neden?” demiyorum, diyemiyorum. Onun yerine kendime “Adam geçen çağdan beri tıp okuyor, ondan daha mı iyi bileceksin?” diyorum. İlaçların yalnızlığımı nasıl dindireceğini çok merak ediyorum.
Demek istediğim, siz inatla anlamasanız da, benim sadece sırtım ağrıyor. Arada bir nefes alamaz oluyorum, tünelin ucundaki ışığı yalandan bir görüveriyorum, sonra geçiyor. Tek sebebi sırtımın şu geçmez bitmez ağrısı, biliyorum, ağrıdan geceleri uyku uyuyamıyorum, gündüzleri yataktan çıkamıyorum, sürekli ağlıyorum. Şu ağrım geçsin başka bir şey istemiyorum, yemin ederim başka hiçbir derdim yok. Hayatımdan çok memnunum ben.

22 Ocak 2012



Çarşamba, Aralık 28, 2011

dönüşümün tersinirliği üzerine...


“- Görüşmeyeli ne çok olmuş, neler yaptın bunca zamandır?” dedi.

Kendime yasaklar koydum, onlarca binlerce yasak. Sonra mantar panomdan bir tane iğne alıp –rengini hatırlayamıyorum- hepsini tek tek deldim. Kendi yasaklarımdaki deliklerin üretim hatalarından kaynaklandığına karar verdim, hepsini kaldırıp çöpe atarken artık kararlı biriydim. Bir sonraki kararım çöpe attığım yasaklarımın üzerine sifonu çekmek oldu, ama üşendim. Bu kadar üşengeç biri olmasaydım, kararlarımın hayal ürünleriyle olan ilişkisini tanımlayabilirdim, tanımlayamadım.

Gecelerce yargılardan bahsettim kendime, yargılar üzerine konferanslar verdim kendime. Kendimi büyük bir dikkatle dinledim, gerekli yerleri not aldım, daha gerekli yerlerin üzerlerini çizdim. Sonra notları yazdığım kağıda alerjim olduğu ortaya çıktı, ölüm korkusu yüzünden açıp o notları bir kere daha okuyamadım. Onun yerine odamın balkonuna yığdım hepsini, gözümü kırpmadan cayır cayır yaktım, bu beni öldürmek isteyenlere verdiğim tipik bir cezaydı zaten. Nefretle gözüm o kadar kararmamış olsaydı, bu it soyları yanarken açığa çıkan gazların zavallı ciğerlerimi mahvedeceğini fark edebilirdim, fark edemedim.

Geçmişle geleceği ayırmak için bir duvar inşa etme planım vardı, hayata geçsin istedim. Ölçüleri aldım, taslakları hazırladım, hesaplamaları yaptım, simülasyonları çizdim, inceledim, kullanacağım malzemeleri seçip temin ettim, inşaata başladım. Asıl amacım her iki tarafı da görerek bu duvarın üzerine yürüyebilmekti, bu yüzden yükseklik korkumu yenmemi sağlaması için kadroya bir de terapist aldım. Terapist bana duvarın geçmiş tarafına bir merdiven inşa etmemi önerdi, kabul etmeden duramadım. Geçmişin bir okyanus olduğunu söyleyenleri biraz ciddiye almış olsaydım, ben merdiveni kurarken arkamdan sinsice yaklaşıp beni bir hamlede yutan tsunamiyi öngörebilirdim, yapamadım.

Otobiyografimi yazmak her zaman yapmak istediğim bir şeydi, hazır vaktim varken ona da el atayım dedim. Beyaz bir sayfa açtım, aldım elime kalemi, adımı soyadımı yazdım ve orada kaldım, yazacak başka hiçbir şeyim yoktu. Otobiyografimi okumak, sindirmek ve ardından kütüphanelerinin baş köşelerinde sonsuza dek özenle muhafaza etmek isteyen kalabalığı düşünmek de heyecanlandırmadı beni, aksine henüz hiç yaşamamış olduğumu fark etmenin verdiği acıyla kıvranıyordum. Hemen bir ağrı kesici aramaya başladım, önüme gelen her çekmeceyi her dolabı giderek artan bir umutsuzlukla açtım. Sonunda bulduğum yegane ilaç şişesinin üzerinde “Sadece yetişkinler içindir.” yazan ibareyi okumuş olsaydım, belki o ilaçları büyük bir şevkle yutmak yerine aldığım rafa geri koyabilirdim, koyamadım.

Ortalıkta olduğum sürece pek çok kişinin ayağına dolandığımı anladığımda kendimi bir kutuya koydum, bir dolabın en alt köşesine sakladım. Kutuda geçirdiğim zamanı yeni bir dünya kurarak değerlendirmek istedim, bu dünyayı tek bir yerden ben yöneteyim istedim. Yarattığım halklar benim himayemde birleşti, egemenliğimdeki topraklar benim yönetimimde ürünler verdi. Halkıma vekil seçmeleri için izin verecek kadar alçak gönüllüydüm, oluşturulan parlamento benimle bütünleşti. Ancak kutunun içindeki kaynaklar sınırlıydı, bir süre sonra maaşım ödenmeyince kendi yönetimimi protesto ettim. Kendime düzenlediğim ve başarıya ulaşan suikastın sonunda daracık kutunun içinde bir anda patlak verecek anarşiyi öngörmüş olsaydım, belki daha uzlaşmacı bir politika izleyebilirdim, izleyemedim.

 “- Hiç, bildiğin gibi. Hep aynı şeyler işte.” dedim.


Cuma, Aralık 16, 2011

sadece biraz sohbet edelim istedim işte...


Siz okumayalı ne kadar oldu bilmiyorum ama ben yazmayalı çok oldu. Yazmakla bir alıp veremediğim yok, sadece olaylar öyle gelişti işte. Aslında aramız açılmadı, sadece son zamanlarda o çok yoğun ve bana eskisi kadar vakit ayıramıyor. Durumunu anlıyorum ve mecburen saygı duyuyorum, modern toplum bizi durumları anlamaya ve mecburi saygılar duymaya koşullandırmıştır. “Belki de biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.” diyorum dışımdan ama bu da modern toplumun düzeninden kopmamak için harcanmış bir çabadan fazlası değil. İçten içe ölsem de, dıştan dışa sürünüyorum ve bu şekilde kusursuz kamuflajımın bana sunduğu avantajlardan faydalanıyorum. Pragmatizmin canına okuyorum.
Yukarıdaki paragrafta bahsi geçen üçüncü tekil şahıs yazmanın ta kendisi. Karışıklık olmasın diye belirteyim dedim.
Yazma konusundaki isteksizliğimin (bu yazamamak kelimesinden daha iyi durdu sanki, hadi bununla devam edelim) temelinde muhtemelen milyonlarca şey var, çünkü ben her gün yeni bir tanesini keşfediyorum. Mesela bugün keşfettiğim sebep yazarken bana malzeme olabilecek şeylerin üzerinde düşünmekle ve onları çözümlemekle uğraşmıyor olmam. Yandaki cümledeki anlatım bozukluğunu bulunuz ve ağzına iki tane çarpınız.
Dürüst olmak gerekirse artık bir şeyleri çözümlemiyorum, çözümlemeden yaşıyorum. Denklemdeki bilinmeyenin (nam-ı diğer x’in) neye eşit olduğu pek de umrumda değil. Üstelik sanılanın aksine, x’le aramızda bir anlaşmazlık da yok. Ne o benim yoluma taş koydu, ne ben onun üzerine kaynar çay döktüm. Ne o benim yazdığım çocuğu götürdü, ne ben onun eski manitasını tavladım – malum, bugünlerde anlaşmazlıklar çoğunlukla bu yüzden çıkıyor. Ben sadece x’in takdirini kazanmak için kendimi ona beğendirmeye çalışmaktan vazgeçtim ve akabinde onun da benim kendisini takdir etmemi kutsal bir yerlerine takmadığını fark ettim. Durum açıklığa kavuşunca denklemi de çözmeme pek gerek kalmadı tabi ki, ben de kendi haline bıraktım işte.
Her şeyden nasıl sıkıldığımı anlatmaktan o kadar sıkıldım ki burada bu sıkıntımdan bahsetmek bile inanılmaz derecede canımı sıkıyor. İnsanlık bir yerlerde bir şekilde yükselişe geçiyor ve biz de kaçınılmaz olarak burada düşüşlerle bütünleşiyoruz. Dengenin bir şekilde kurulması gerek, artı sapmaları ciddiye alamayan bizler nasibimizi eksi sapmalardan alıyoruz. “Eee, misafir umduğunu değil bulduğunu yer.” diyerek sözü ölüme bırakmak istiyorum ama bir panik atağı daha kaldıramaz bu bünye, o yüzden isteklerime gem vurup diğer paragrafta sözü hala elimde tutmaya karar verdim.
Burası diğer paragraf ve söz hala bende. Aslında demek istiyorum ki, dif hala hayatta ve bir satır dahi yazamıyor, o yüzden endişeye kapılmayın. Buraya kadar yazdığım her şeyin yazılma amacı bu. Son bir aydır –son bir kaç aydır- aynı yerde oturuyor ve aynı şeyleri düşünüyor. Ne oturuşunda ne de düşüncelerinde hiçbir değişiklik yok. Arada bir odasını temizliyor ve boş zamanlarında Facebook ana sayfasını yeniliyor. Bir süre sonra oda kirlenmemeye başlıyor ve ana sayfada hiçbir yenilik olmuyor. Demek istediğim, dif hala buralarda, egzistansına lanetler okuyor, bir satır dahi yazamadığı gibi bir saat dahi yaşayamıyor. Sadece var oluyor ve apartmanın dış yüzünü desenli duvar kağıtlarıyla kaplayacağı günü düşlüyor.

Uzay - zaman'ın sınır tanımazlığını kabul ediyor ve hepinizi öpüyorum.


Çarşamba, Kasım 09, 2011

katty'nin intiharı #5 sonun başlangıcı...



Sekiz gün yedi gece. Yedi gün altı gece. Altı gün beş gece...
Biri sağ yanını mesken tutmuş, gördüğü her hatana alkış tutuyor. Biri arkana geçmiş, senin görmez tarafından bulduğu her fırsatta intihar ediyor. Nicedir beklediğin o uğruna ölünesi övgüler sövgülere karışmış, bilinmeyen uzaklardan kulaklarını tırmalıyor.
Günler gecelere bulanmış, geceler zihnine bulaşmış, yüceltilen zekanın her bir ilmeği bir yeni kördüğüme gebe. Kendine duyduğun güven geçirmiş kafasına bir siyah çuval, giyotinin başında hazır ola durmuş. Kendine duyduğun güven giyotinin başında tam da yerini bulmuş. Hala bulamadığın şu çok efsane amacın birilerinin arzularına araç olmuş, şimdi boş zamanlarında kendi hayatına renk katmak için senin kanını emiyor.
Sen bunları hak etmedin. Sen bunları hak etmedin.
Sen hiçbir şeyi hak edemedin.
Hukukun onlara verdiği yetkiye dayanarak yetmiş iki milletin egemenliği altına girmişsin. Sen vermen gereken kurtuluş savaşında hükmen yenilmişsin. Sahne ışıkları altından gelen birileri sana nice roller yazmış, sen elemeleri geçememişsin. Yaşadığın her an önüne yepyeni yollar açan bir Tanrı varmış, sen inanmayı reddetmişsin.
Beş gün dört gece. Dört gün üç gece...
Çıldırmanın eşiğini kim ne zaman bu kadar yükseltmiş? Deliliğe düzülen övgüler ne zaman bu kadar popülerleşmiş? Kendine geldiğinde istikrarından hiçbir şey kaybetmemiş olacağına olan inancınla kendine duyduğun sonu gelmez saygının arasındaki bağlar çoktan kırıldı. Hani mükemmel mantık örgün Faraday kafesi gibi zihnini dışarıdan gelen saldırılara karşı koruyacaktı?
Tarih ve tekerrür iki büyük kavramdı, insanlığın en büyük hatası bu iki kavramı birbirlerine bağlamak oldu.
Yine boşluktasın, yeniden boşluktasın. Gerçekten bu kadar ucuz kurtulacağını mı sanmıştın?
Üç gün iki gece. İki gün bir gece...
Burası sınır, burası son, bulunduğun bu nokta sonsuzlukla eş anlamda kullanılıyor. Kimse sigarana ateş tutmayacak burada, kimse cebindeki az kullanılmış peçeteyi seninle paylaşmayacak. Burası tüm varoluşlarının kendini tükettiği yer, sen burada artık var olamazsın. Sen burada artık ölemezsin. Senden başka kimsenin anlamını bilmediği o dört duvar sana mezar bile olamaz. Burası bir gece, burası hep gece. Burada zaman sonsuz, karanlık sınırsız. Burası senin içindeki kara deliğin katılaşıp somutlaştığı kırılma noktası.
Sen buraya kendin geldin. Sen buraya bilerek, isteyerek geldin.
Sen buraya geri kalanları bırakmaya geldin.
Bir gece, bir gece. Bir gece, tek gece. Gece, hep gece...
Kendi içine son kez çöktün, seni kimsenin çıkarmasını bekleme. Burası senin kendi sonsuzluğun, burası senin için tek gerçek son aslında. Ve buradan da çıkmayı başarabilirsen, sana söz veriyorum, bir daha asla geri dönmeyeceksin.


Her son kendine özgü bir yolla başlar, mesela bir diğer sonun başlangıcı.


Cumartesi, Ekim 22, 2011

bir ilişkinin lobotomisi...



Öncelikle bunu bilmenizde fayda var sanırım, iç sıkıntısını dışarı vurma yöntemleri çok yaratıcıydı. Davranışlarını özenle seçerdi, bu sayede onun iç sıkıntısını birinci elden göğsünüzün içinde kalbinizin derinliklerinde hissederdiniz. Yaşadığı hayattan nasıl bunaldığını anlatırken kelimelere ihtiyaç duymaması kıskanılacak bir özelliğiydi, ona baktığınız anda bunu rahatlıkla anlayabiliyordunuz, zira görüntüsü buhranlarını hayasızca ele veriyordu. Buna rağmen ben ona bakmakta hiçbir beis görmüyordum, elimden gelse kendisini özenle bir vitrine yerleştirip, karşısındaki deri koltukta saatlerce şarap yudumlayabilirdim. Ancak aklım yerine geldiğinden beri vitrinlere karşıydım ve şarabın kokusu bile midemi bulandırıyordu.

Onu anlamadığımı söyleseydim birlikte geçirdiğimiz zamana haksızlık etmiş olurdum, bu yüzden bunu asla kelimelere dökmeye çalışmadım. Onun yerine bu süreyi onu anlamaya uğraşmakla değerlendirdim, ancak sizin de açıkça görebildiğiniz gibi bu uğraş hak ettiği değeri görmedi. Paha biçilemez olmak gibi bir idealim yoktu gerçi, yine de piyasa fiyatının biraz üzerinde olmak gururumu okşayabilirdi. Hesaba katmadığım şey onun kendi içinde kaybolduğu şu dehlizlerdi ve bir insan kendi içindeki dehlizlerde kaybolmayagörsün, kimseyi gerçekten isteyerek okşayamaz.

Üç aşağı beş yukarı benzer yaratılışlara sahip olduğumuzu düşünmüştüm – ki sadece bu örneğe bile bakarak neden filozof olamayacağımı anlayabilirsiniz. Elimde olmadan anlamlar yüklüyordum ona, hem de eşek yüküyle, ardından da bu anlamlara dayanarak çeşitli asılsız çıkarımlarda bulunuyordum  –ki sadece bu örnekten yola çıkarak benden neden sosyolog olamayacağını da anlayabilirsiniz. Aklını okumak gibi bir amacım yoktu, sadece ne hissettiğini anlamak için yeterince kendimi paralarsam başarılı olabileceğimi umuyordum –ki bu örnek bile benim neden psikolog olamayacağımı anlatmak için yeterlidir. Yaşanmışlıklar gün geçtikçe tozlanıyordu hafızamda ve hafızamın tozunu almaya niyetlendiğim her an, gerçekler biraz daha karmaşıklaşıyordu – umarım bu örnekte benim neden tarihçi olamayacağımı da anlamışsınızdır. Her şey sizin beni daha iyi anlayabilmeniz için.

Gitmek istediğini söylediğinde ona karşı çıkmadım, şimdi geriye baktığımda keşke kabul etmeseymişim diyorum. Ama keşkelerle yaşanmaz, yani en azından bizlere öğretilen budur. Onu durdurmak yerine çantasını hazırlamayı teklif ettim, tek isteğim onun için bir şeyler daha yapabilmekti. Fakat söylediğim gibi, o hali hazırda kendi içinin sıkıntısında hüzünlü duşlar alıyordu, hala duşta olan birine havlu tutmak kadar anlamsızdı bu teklifim. O da böyle düşünmüş olacak ki, olanca edepsizliğiyle reddetti beni. Tuhaf bir biçimde, aldırmadım bu tepkisine. Kindar biri değildim, daha önce aldığım bir intikam yoktu ama bu işi bilenlerden duyduğuma göre bu soğuk yenen bir yemekti. Ve inanın, piyasa fiyatının altında satışa sunulmak her mal için bir intikam sebebi olabilir.

Ayrılık günü gelip çatana kadar her şey planladığı gibi gitmişti. Size söyledim mi bilmem, kendisini boğan onca karanlığın içinde bile her zaman hazır ve planlı olmasıyla ünlenivermişti, bugün bile beni şaşırtan bir başarıdır bu. Vedalaşmak için yanına gittiğimde benden son bir sigara istedi, ben de son sigaramı çıkarıp ona uzattım. İki kişi toplasan bir sigara ancak ettiğimizi gördüğünde hüzünlendi, bu ani hüznü benim dünyama güneşin kendi içine çökmesi olarak yansıdı her zamanki gibi. Ona ne kadar kırgın olsam da güneşsiz yapamazdım, zaten güneşsiz kimse yapamaz, bilirsiniz. En yakındaki markete gidip sigara alacağımı ve ben gelmeden asla gitmemesini rica ettim, söz verdi. Size bahsetmeyi unutmuş olabilirim, bunca zaman boyunca benim için yaptığı tek şey bana verdiği sözleri tutması olmuştu ve bu defa da farklı olmayacağını sadece içimdeki ses değil onun gözleri de söylüyordu. Çıkarken çabuk gelmemi söyledi, aksi takdirde geç kalacaktı, vakur ancak sevimli bir ses tonuyla merak etmemesini söyledim. Kapıyı kapatırken son bir gülücük gönderdim ona, son derece karanlık bir bakışla karşılık verdi ve evden çıktım. Bir daha da geri dönmedim.




Çarşamba, Ekim 05, 2011

bir gecenin tükenmesi...


Ben senden bir şey beklemedim, sen de bana bir şey vermedin zaten. Elimde bin yıllık bozuk bir telsizle metrelerce karın altından sana yardım sinyalleri göndermem anlamsızdı, senin telefonun teknolojinin geldiği son noktayı çoktan geçmişti çünkü. Senin sörf yaptığın bir internet vardı, ben Kuzey Buz Denizi’nde tecavüze uğruyordum, üstelik bu buz dağının sadece görünen kısmıydı.
Benim senden yana hiçbir beklentim yoktu, gerçekten. Sen de zahmet edip bir su getirmedin zaten. Halbuki Sahra Çölü’nün ortasında da değildim, sadece kendi içime çökmüştüm yine. Sen belki bilmiyorsun ama, benim içimde de kutup ayıları vardı. Bedevilikten çok uzak olmam önemli değildi, sen hep kutup ayılarının tarafındaydın zaten.
Hakikaten, ben beklentilerimi sıfıra indirmiştim. Bu senin de işine geldi zaten. Haklı davamın sonunda müebbet yedim ben, sen o sırada rakı masasında kim bilir kaçıncı yüzyılın adalet anlayışını tartışıyordun. Benim rakıya sözüm yoktu, rakının mideme garezi vardı sadece. Sen bu defa da rakının tarafını tuttun, ben de sabaha kadar mideme boşalttığın kurşunları kustum işte.
Hiçbir şey beklemiyordum ben, senin de istediğin buydu zaten. Ben oturmuş Babil Kulesi hakkında düşünüyordum her zamanki gibi, insanların ayrı dillerde konuşmalarını ayrı düşüncelere sahip olmaları şeklinde yorumluyordum. Sen ağzımdan çıkan sözcüklerden yaptığın kafese tıktın beni, üstelik kafes altından bile değildi. Birilerinin atası yine doğru söylemişti, söz ancak gümüş olabilirdi ve benimkiler o kadar bile iyi değillerdi.
Beklentinin kırıntısı bende mevcut değildi, sen de alacağını almıştın zaten. Muson yağmurlarının etkisi altındaydım ben, seninse kendini masaj salonlarına atman bir an sürmüştü. Hibakusha'lardan bahsederken beni dinlememeni anlayabilirdim her zaman, ama Nagasaki’ye benimle birlikte yerleşmek istememene kırılmıştım doğrusu. Kendimi bile kandırmıştım oysa ki, ben çoktan bir beklenti yumağına dönüşmüştüm, sense gitmeyi en başından kafana koymuştun zaten.

18.09.2011


Pazartesi, Eylül 05, 2011

kaçınılmazın gerekçeleri...



Bitmek tükenmek bilmeyen geceler vardır, bilirsiniz. Böyle gecelerde uzun uzadıya düşünmek gerekir, böyle gecelerde uzun uzadıya düşünmekten başka bir şey yapmamak gerekir. Böyle geceler beraberlerinde boyu uzun düşünceleri  getirir, size ise dünden razı bir misafircesine bulduklarınızla yetinmek kalır. Olur da bir çılgınlık yapıp yetinmezseniz sonunuz gerçekten kötü olabilir, zira böyle geceler içinizde büyüyen arsızlığın kökünü kurutmak için birebirdir.
Kaçınılmaz idamımdan hemen önceki gece işte böyle bir geceydi. Aslında isabet olmuştu, böyle bir geceyle layığımı bulmuştum, çünkü kaçınılmaz idamımın gününe hatta saatine bile karar vermiş olmama rağmen suçum hala sabit değildi ve infazdan önce suçumu sabitlemem bu zavallı boynumun biricik borcuydu. Takdir edersiniz ki, kaçınılmaz idamımdan sonra suçumu sabitlememin bir anlamı yoktu, bu yüzden böyle bir gece benim için idealdi. Değerini bilmeli, hakkını vermeli, hatta gerekirse şükretmeliydim. Hem nasıl olsa böyle bir gece bunların hepsini yapabileceğim kadar uzundu.
Uzun uzadıya düşündükten sonra vardğım sonuç oldukça şaşırtıcıydı, ama gerçekliği de su götürmez nitelikteydi. Bilirsiniz, gerçekliğin niteliği her zaman önemlidir, ne kadar şaşırtıcı olursa olsun.
Her neyse. Suçum, açık ve seçik bir biçimde, meyildi. Bir suçu gerçekten hakkını vererek işlemekle işleyebilecek kapasitede olmanın arasındaki tel örgünün üzerinde yaptığım cambazlıklardı. Bana duyulan güvenin camına çektiğim şuttu, birileri ben o şutu çekmeden önce şu nankör topumu kesmeliydi, hem de acilen. Etrafımdaki herkesin binbir çeşit düğümle bana bağladıkları inanç iplerini kesmeme yarayacak makasın cebimde olmasıydı. Başkalarının iyilik kavramıyla benim kötülük kavramımın arasındaki gizli geçitlerde saklıydı. Meyil, benim yokuş aşağı son hızla giden freni patlamış bir kamyona dönüşme olasılığımdı ve benim suçum bu olasılığı her zaman içimde barındırmamdı. 
Aklımdan geçen renkli düşüncelerin ahenkli altyazılarında gizliydi bu meyil. Elimde tuttuğum, ince camdan yapılmış, manevi değeri bol bardağı bir anda yere düşürüp kırabilme ihtimalimdi aslında, el kaslarımı kontrol eden sinirlerin bir anda beynime karşı gelebilecek olmalarıydı. Geçmişle geleceğin kesiştiği noktada Pandora’nın kutusundan üzerinde benim adım yazılı olan etiketlerle çıkanlardı. Geçmişimin geleceğimi arzulama sebebiydi, geçmişimin geleceğime tecavüz etme sebebiydi. İçimdeki kahinin makamını bu kadar uzun süre muhafaza edebilmesinin kaynağıydı meyil ve o kahin o makamda oturduğu sürece ben parmaklıkların ardında yaşlanmaya devam edecektim. Zira, meyil kayıtsız şartsız benimdi ve bu da beni suçlu yapan asıl şeydi.
Hakkımdaki suçlamalardan beraat etmemi engelleyen savcı, benim meyilimin hukuk tahsili yapmış haliydi. Girdiğim sınıfta bu dersi kaçıncı defa aldığımı soran hoca, meyilimin akademik kariyerinin zirvesindeyken girdiği kılıktı. Birkaç kere buluştuktan sonra telefonlarıma cevap vermeyen adam, cebinde meyillerime dair uzun bir liste tutan kişiden başkası değildi. Bu defa dikkatli olmam ve aynı hataları tekrarlamamam için bana yalvaran arkadaşlarım meyillerimi saptama konusunda mükemmel bir yeteneğe sahiptiler ve maalesef ki beynimin yönetim kurulu üyeleri onların en kıymetli destekçileriydi.
Meyillerim söz konusu olunca, en güvenilir harita geçmişimdi. Meyillerim söz konusu olunca, bilirkişiler canlarını yaktığımı tüm dünyaya haykırarak iddia edenlerdi. Meyillerim söz konusu olunca, bilirkişi raporu her zaman aleyhimeydi ve inanın, sadece bu bile beni kötü biri yapabilirdi. Aslında dürüst olmak gerekirse, sadece bu bile ebemin kötü yola düşmesi için yeterli bir sebepti. Meyillerim söz konusu olunca, altımdaki tabureyi devirecek cellat bile son isteğimi sormayabilirdi. Meyillerim söz konusu olunca, darağacının başıma yıkılması işten bile değildi.
Gecenin sonunda istediğim sabitliği elde etmiştim işte, suçum kesinlikle ve sadece meyildi. Ben bu meyilden dolayı suçluydum, ve her zaman da suçlu olacaktım. Meyillerimin her biri, gelecekte işleyeceğim suçlara paha biçilmez birer referanstı ve idamım bu yüzden kaçınılmazdı.


















Not : Üstteki parça eskisi gibi her yazıya bir parça koymamı isteyen insan içindir. Evet, ben de soundcloud.com'la uğraşmayı özlemişim.

Pazar, Ağustos 14, 2011

katty'nin intiharı #4 kehanet...


Az önce cenneti terk etmiş bir melek kılığında usulca sokulacağım yanına, beynini delen o yağmurdan korunması için başının üzerine tutacağım şemsiyemi. Minnettar gözlerle bakacak yüzüme, artık sadece bir av olduğunu bilmeden. O minnettar bakışlarını asla unutamayacağım, ölüm anıma kadar yakama yapışacak iki el olacak gözleri.

Gözleri aklıma gelecek, ben senaryoyu yazacağım. Gözleri aklıma girecek, ben değişkenleri belirleyeceğim. Gözleri içime işleyecek, ben planımı yapacağım. Gözleri beynimi delerken ben zarları sallayacağım.

Gözleri beni boğarken, ben onun yıkımını başlatacağım.

Çocukluğunda dinlediği ama hiç unutamadığı bir masalla giydirecek beni, ben tüm zarafetimle açık yaralarımı kuşanacağım. En kapanmaz yaralar kamufle edecek yıkımında kullanacağım silahlarımı. O, yapımımda emeği geçen herkese teşekkür ederken, geçmiş zamanın küflü ağızlarından kendisine edilen bedduaların ete kemiğe bürünmüş hali olduğumu asla göremeyecek.

Fonda Lethe çalarken, ben en sevdiğim enstrümanın savaş davulu olduğunu ona asla söylemeyeceğim. O kollarına yer etmiş porselen bebeğe kırmaya korkarak sarılırken, herpetologlar koynuna giren yılanın türünü saptamaya çalışacak. İçimdeki çürümüşlüğün kokusunu ciğerlerine çekecek ve mutluluktan başı dönecek. Bense o sırada ondan emdiğim kanın yerini yaratılışımdan gelen zehirle dolduracağım. O, mutluluğa tapınırken nasıl zehirlendiğini asla bilemeyecek.

Saçlarını okşayarak anlatacağım ona aşık olduğu kadının nasıl bir seri katil olduğunu. Anlatıldıkça mantıklı gelen bahaneler bulacağım yarattığım katliama, dinledikçe mantıklı bulacak işlediğim cinayetleri. İnanmak isteyecek çünkü, bahanelerime inanmak isteyecek.

Gözleri bana inanmak isteyecek. Ben gözlerini görecek ve kendimden nefret edeceğim.

Ansızın terk edeceğim onu, asla gitmeyeceğime inandırdıktan hemen sonra. O, zavallı, yokluğumda alamadığı nefesiyle beni geri döndürmek için yakarış çığlıkları atacak ve ardımdan ettiği tüm dualarda ölmüş olma arzusu ön plana çıkacak, bunları garanti edeceğim. Giderken yanıma alacağım tek şey gözleri olacak, o gözler boynumda bir pranga ihtişamıyla parıldayacak. Onunsa derin kuyulara taş çıkartan göz çukurları bomboş kalacak, saygı getireceği yerde lanet çekecek bir çift savaş yarası. Hiçbir doğal merhem o yaraları kapatmayacak, hiçbir şiirsel nutuk acılarını dindirmeyecek.
Sonunda o da afili bir maske takacak, ve orduya katılacak. Unutulmuş bir zamanda gözlerimi kaybettikten sonra, benim de yaptığım gibi.


Asla sevgilim diyemedim sana sevgilim, sadece sen gitmeden önce gizlice gözlerimi cebine koyabildim, o kadar.




Pazartesi, Ağustos 01, 2011

iş hukuku...


Aslında genelde cümle kurmayı pek bilmezdi. Anlamını sözcüklerine değil, sesinin tonuna bağlamayı tercih ederdi. Bu onun bileceği işti, tercihlere karışmak benim işim değildi.

Bazı insanlar güneşe yönelirdi, o kendine yönelirdi. Benden de aynısını yapmamı, yani ona yönelmemi beklerdi. Beklentileri boşa çıkarmak benim işimdi, ancak o söz konusu olunca işimi gücümü bıraktığım bilinen bir gerçekti. O genelde benim işlerimi pek bilmezdi.

Üzerine düşeni yaptığına dair inancı, sarsılamazdı. Buna rağmen bir şeyler yaptığı görülmüş şey değildi. Yaptıklarını yapmadıklarıyla karıştırıp ağzıma layık soslar hazırlardı, ben o sosları anlattıklarının üzerine döküp yemeye bayılırdım. Hazımsızlıktan şikayet etmek işten bile değildi.

Aslında bol bol itiraf etse de, o beni pek sevmezdi. Her fırsatta sevgisinden hiçbir zaman şüphe duymamışlığımı alır, güzelce yontar, sopa niyetine beni onunla döverdi. Ben ne zaman orantısız güç kullanımından dolayı şikayetçi olsam, orantısız aşk oyunlarının baş karakteri olur, işlemediğim suçların cezalarını çekerdim. Çünkü suç işlemeye meyilliydim. Suç, benim için bir işten daha fazlası değildi.

Boş zamanlarında boşluğa iniş partileri düzenlerdi. Bu partiler iki kişilikti, davetiyenin diğeri bendeydi. Bana verilen bu onurdan taç yapıp kendimi yüceltmektense indiği kuyunun başında dibini görmeden çıkabilmesi için dualar etmeyi tercih ederdim, O uzattığım yardım ellerini edepsiz hareketler yapmakta kullanırdı. Sonra bir köşeye oturup bileklerini keserken, benim için aldığı sapı güllü tabancanın süslü paketini açmamı seyrederdi. Kafaya sıkmak o an, sadece basit bir işten ibaretti.

Bizi överken aslında kendini överdi. Bana söverken genelde ruhumu ezerdi. Birlikte olma fikri O’nun için bir öfke terapisiyken, benim tanıdığım bazı parazitler daha insaniydi. Ama hakkını vermeliydim, tükürdüğümü yalamayı bana öğrettiğinden beri bu dükkanda işler daha iyiydi.

Dürüst olmak gerekirse, biz bir anonim şirkette hissedar, kar etmek için birbirini satan iki iş adamı idik. Benim bilincim O’nun iş yeriydi, O ise benim için işini yapan bir idam mangasından daha fazlası değildi. İkimiz de artık kendi işlerimize bakmaya karar verdiğimiz anda, ortaklık bitti.


Cumartesi, Temmuz 23, 2011

deneysellik üzerine...


Aslında, geceden yana büyük ümitlerim yoktu. Temelinde çift kişilik bir intiharı barındıran kavurgan bir aşktan paramparça çıkmış ve köhne bir odada terk edilmiş eski bir sevgili bana ne verebilirdi ki? Odanın köhneliğinde kendini bulmuş ve beni her katledişinde biraz daha kıvanan bir aşktan söz ediyorum.

Kendilerine duydukları kıvançtan kıvranan insanlar tanıdım. Sonunda aynadaki görüntülerini yediler.

Gerçi, geceyle bir alıp veremediğim de yoktu. Ana rahminden hallice bir sığınakta olası bir ihtiyaç anında arayıp da bulamayacağım şey ne olabilirdi ki? Anne şefkatinin eksikliğinden çok, anne kokusunun yoksunluğuydu beni ona bağlayan. İki derin yarayı birbirine bağlayan, kopmaz, kırılmaz, titanyum bir zincirden bahsediyorum. Kastettiğim tam olarak bu.

Açık yaralarla etrafta kırıtan insanlar tanıdım. Sonunda derin uçurumlardan aşağı uçtular.

Dürüst olmak gerekirse, geceye dair pek bir şey hissetmiyordum. Okunan bir yazının her kelimede biraz daha anlamsızlaşmasından çok, bomboş bir sokakta patlatılan bombanın yankısına benziyordu hissizliğim. Demek istediğim sokaklar dolusu insanın cenazeme gelmesi ve o cenazede kayda değer hiçbir duygunun açığa çıkamaması. Bundan bahsediyorum.

Hislerimden merdiven yapan insanlar tanıdım. Sonunda bana tepeden el salladılar, ben de onları alkışladım.

Gerçekten, gece bana hiç mi hiç çekici gelmiyordu. Var olmanın zıddını yokluk olarak kodlayan bir dilde var olamamayı açıklamaya çalışmak gibiydi kendisi. Buna dair süslü cümleler kurulabilirdi ve tek başına hiçbiri anlatabilmek için yeterli değildi. Size daha önce var olamamayı açıklamaya çalışmış mıydım? Kendime bile açıklayamadığım bir kavramdan söz ediyorum.

Gidişlerine kendimi ikna edemediğim insanlar tanıdım. Sonunda bir falcı dönüşlerini haber verdiğinde ağlamaya başladım.

Açıkçası, gece bana bir anlam ifade etmiyordu. Yoksunluğun krize dönüştüğü noktada acısını dindirecek hiçbir sebebi benimseyemeyen bir bağımlının gözlerinden görüyordum onu. Yarım kalan bir sigaranın kesinlikle buralarda bir yerlerde olduğuna dair boş bir inançtan söz etmiyorum. Ben daha çok umarsızca bir ağrı kesici aramayı anlatmaya çalışıyorum burada.

Anlamsızlıklarını acılarıyla donatıp sayfalarca anlatan insanlar tanıdım. Sonunda beni de kendilerine benzettiler.


Related Posts with Thumbnails