ah yaşamak var ya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ah yaşamak var ya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ocak 07, 2011

difin aşık hali...



Ben çok kötü aşık olurum.

Aşık halim hiç çekilmez benim. Adam gibi iki muhabbet edilmez benimle, varsa yoksa "O". Bir O'nu konuşurum, bir de O'nu. Başka hiçbir şeyle ilgili hiçbir laf çıkmaz benden.
Evet, ben de aşıkken herkes gibi hayaller kurarım. Ama yüksek sesle. Ve etrafımı da beni dinlemeye mahkum ederim, öyle pis kitlerim adamı aşıkken.
Kimsenin anlattıklarını hakkını vererek dinleyemem, kendim dahil hiçbir şeye önem veremem. Elim kolum oynar, yerimde duramam, aklım zaten kuşlara yoldaş...
Çok kötü aşık olurum ben.

Hastalık hali gibidir benim aşık halim, geçeceğini bilirsin ama inanamazsın. Sadece ben değil, kimse geçeceğine inanamaz. Herkesi öyle bir ikna ederim ki, bundan sonra başkasını sevebileceğime kimse inanamaz.
Zaten ben de inanamam.
Muhtemelen adamın kendisi de.

Beni tanıyan ve yakın çevremde bulunan istisnasız herkes benim aşık olmamdan korkar. Bu hepsi için bir çöküş nedenidir, ilerleyen zamanlarda intihar sebebine çevirebilir hatta.
Öyle kötü aşık olurum.
Benimle birlikte herkesi aşık ederim o herife. Toplu bir biçimde taparız o adama, hepimizin gözleri kör olur aşkımızdan. Bir şekilde O'nunla birlikte olabilmek için çırpınırız çaresizce, hep birlikte.
Ben aşık olursam, tek başıma olmam. Bir hareket başlatırım.

Felaket bir aşık olurum ben.
Hani önüme gelene, gücümün yettiğine, sesimi duyurabildiğime anlatırım ya O'nu... Nefes almak için ara vermeden hani... Bir tek O'na anlatamam.
Hatta bırak aşık olduğumu, ruh halimi, bilmem neyimi, ben O'nunla bir kelime konuşamam.
Yüzüne bakamam, selam veremem, yanından geçemem.
Bulunduğu ortamda nefes bile alamam ben.
O benim bu anlamsız hallerime doğal olarak anlam veremezken, ben O'nunla dolu, çok anlamlı saatler geçiririm kendi kendime.
Kötü aşık olurum ben.

O'nunlayken zihinsel/fiziksel anlamda kitli, O'nsuzken O'na kitli yaşarım ben aşık olduğumda.

Adam gibi aşık olmayı beceremem. Kendime, çevreme, O'na işkence ederim. Herkesin emdiği sütü burnundan getiririm. Sevdiğime seveceğime pişman ederim.

Çok kötü aşık olurum ben.
O yüzden, hepimizin selameti için, aşık olmamalıyım ben.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazar, Ekim 17, 2010

sadakat ve öküzler arasındaki yadsınamaz bağ...



Karısına çok aşık bir adam varmış bir zamanlar. Her gün işinden çıkar çıkmaz evine gelir, ertesi gün işe gidene kadar olan zamanını güzel karısının dizinin dibinde geçirirmiş. Bir dediğini iki etmez, onu sürekli hediyelere boğarmış. Karısı da aşık olunmayacak gibi değilmiş doğrusu, kendi dillere destan güzelliği ruhunun güzelliği yanında hiç kalırmış.
Çok severmiş bu kadın kocasını, ve ne enteresandır ki hiç kıskanmazmış. Bilirmiş adamın da ona aşık olduğunu, gözünün başka bir kadını görmeyeceğini.
Günlerden bir gün alt kata kırmızı yüzlü bir kadın taşınmış. Bekarmış bu kadın, öyle pek güzel de değilmiş. Ama her nedense kocasının aşık olduğu o güzel kadının içine bir ateş düşmüş bu kırmızı yüzlü kadını görünce. İlk zamanlar içindeki hafif huzursuzluk zamanla yerini delice bir kıskançlığa bırakmış. Artık her gün kocasının eve geliş yolunu gözlüyor, geldiği zaman da telaş içinde soruyormuş ;
"- Beni seviyor musun ?"
Onun bu hallerine çok gülüyormuş aşık kocası ;
"- Hem de çılgınlar gibi. Sadece seni sevdim ve hep seni seveceğim."
Ama bu yetmiyormuş artık kadına. Kendisine sadık kocasını gece kabuslarında o kırmızı yüzlü kadınla sarmaş dolaş görüyormuş, gün içindeyse sürekli diken üstünde oturuyormuş adeta.
Zaman geçtikçe bu anlamsız kıskançlık saplantıya dönüşmüş. Güzel kadın bu saplantının pençesinde yemeden içmeden kesilmiş, hastalanıp yataklara düşmüş. Kocası çok çok üzgünmüş, ne yapacağını bilemiyormuş. Ülkenin her yerinden doktorlar getirtmiş, sırf güzel karısı iyileşebilsin diye. Ancak doktorların da elinden hiçbir şey gelmemiş, hepsi bu hastalığın amansız olduğunu ve karısının iyileşmesinin sadece bir mucizeye kaldığını söylemişler, bir mucizeye.
Genelde hikayelerin geçtiği dünyalarda bu mucize olur, ama bu defa olmamış. Kadın günden güne erimiş, içindeki saplantı günden güne tüketmiş onu. Artık işe gitmeyen kocası başından bir an bile ayrılmıyormuş, aklına kötüyü getirmek istemese de bir gün karısının öleceğini anlamışmış. İçindeki acıya rağmen elinden bir şey gelmemesi deli ediyormuş onu.
Bir gün karısı kendinden geçerek daldığı bir uykudan uyanmış ve başında bekleyen kocasının eline sarılmış ;
"- Beni seviyor musun ?" diye sormuş zorlukla.
Kocası çok heyecanlanmış ve o da karısının elini tutarak ;
"- Hem de çılgınlar gibi. Sadece seni sevdim ve hep seni seveceğim." diye cevaplamış.
Karısı gülümseyerek uzanmış yatağa, gözlerini kapatmış ve bir daha açmamış. Ölmüşmüş.
Karısının ölümünün ardından çok aşık koca alt katta oturan kırmızı yüzlü kadınla evlenmiş.

İşte günümüzün sadakat anlayışı bu. Öküz ölüp de ortaklık bitene kadar.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazartesi, Eylül 27, 2010

etkili blog iletişimi - etkisiz dif elemanı



Hepimizin son derece gizli ve kolay kolay ortaya çıkmayan bir yetisi var : Empati kurabilmek.

Sizleri bilmem ama bu empati kelimesi benim hayatıma Çocuklar Duymasın dizisi ve Etkili Aile İletişimi benzeri isimleri olan bir kitap serisiyle girdi. Önceleri sadece kulağa hoş gelen ama anlamı havada asılı kalmış bir kelimeyken zamanla doldu içi. Önceleri sadece kulağa hoş geldiği için (ve bilimum tartışmalarda karşı tarafı bozmak için) kullanılırken zamanla günlük dilimize yerleşti.
Ama nedense hayatımıza hiç yerleşemedi.

Oturup anlattığım takdirde saatler alabilecek ancak gerçekte ütopik olan hayat felsefeme göre (vays ne de afili bir giriştir bu, kendimi adam sandım burda, sırıtıyorum şu an) (boru mu oğlum, hayat felsefem var benim) yaşadığın her anı maksimum kapasitede yaşaman lazım gelir. Kastettiğim şey her dakika yeni bir atraksiyona girmek değil tabi ki, daha çok yaşadığın her anı sana eşlik edenlerin de açısından yaşayabilmek. Empatinin doruğa ulaşma durumu da diyebiliriz bunun için, veya kendini aşmak, bilemiyorum. Ama ancak bu şekilde bir ana birden fazla an sığdırılabilir, bu yolla bir yaşam süresi içinde birden fazla hayat yaşayabiliriz. Sonuçta bir olayı / durumu yaşamak o olayın / durumun içinde yer almak veya etkilenmek anlamına geliyorsa bir olay / durum içerisinde yer alan her kişinin açısından bakabildiğimizde... Uff bu cümlenin sonu gelmez sanırım ama anladığınızı umuyorum, benim anlatımlarımın çarpıklığına rağmen :).

Başımıza ne gelse - ki buradaki şahıs kendimiz olmak zorunda da değiliz, sevdiklerimizden herhangi biri de olabilir - genellikle kurduğumuz bir cümle var ; "her şey insanlar için." Evet, bu böyle. Bu hayat her türlü açısıyla tüm yönleriyle bizler için, biz yaşayanlar için. Her türlü saçmalık biz yaşayalım diye var, her türlü tecrübe biz edinelim diye konmuş. Bizim için tasarlanmış 3D bir eğitim programı bu hayat, her anı her detayı bizi bir adım öteye götürmesi için dizayn edilmiş. Tüm acıları, tüm zevkleri bize ait, her durum bizlere yönelik.

Karşımızdaki kişiyi acımasızca eleştirmek her zaman en kolaydır denir ya, aslında en tatlı olandır. Birini eleştirmeye başladığımız anda özgüvenimiz yükselişe geçer, eleştiri ne kadar sertse özgüvenin tavan yapması da o kadar hızlı olur. Çünkü eleştirinin bir temeli var; "ben senden bir adım öndeyim ki hatalarını görebiliyorum." düşüncesi. Öyle ya, bir adım önde olamadığım adamın eksikliklerini nasıl görebilirim ? Ondan bir gömlek üstün değilsem yerden yere nasıl vurabilirim ? Bu düşüncenin bir sanrıdan ibaret olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım, zira bence en çok eleştirenler en düşük özgüvene sahip kişilerdir. Ben mesela deliler gibi eleştiririm, hatta biraz abarttığım anda kavgada söylenmeyecek sözleri söylerim, çünkü ben özgüveni çok yüksek olmayan biriyim.

" - Sert bir genelleme yaptığında ilk örneği kendinden ver ki (hatta kendini itin götüne sok ki) millet yumuşasın. Afferim Dif afferim."

Her neyse, konudan sapmayalım.
Katil olmanın sadece an meselesi olduğu bir dünyada biz kimiz ki başka bir insanı eleştirebiliyoruz ? Hem de sadece kendi özgüvenim depomuzu doldurmak için ?
Bu gezegen üzerinde bu güne kadar her türlü olay / durum her an bizim de başımıza gelebilecekken ne cesaret ne cüretle bir diğerini yargılayabiliyoruz ?
Kendimizi onun yerine koyup olayı / durumu net bir şekilde kavrayabilecekken neden nanik yapmayı tercih ediyoruz ?
Ve bunu kavradığımız takdirde bir benzer durumda kaldığımzda önceden hazırlıklı olma şansımız varken insanları anlayabilmeyi / empati kurabilmeyi karşı tarafa sunulan bir lütuf gibi görüyoruz ?

Empati yetisini kullanmak bizim yalnızca insanları anlamamıza yardımcı olmaz, kendimizi anlamamıza da yardımcı olur. Aynı şekilde yalnızca iletişim kurmamızı kolaylaştırmaz, bizi hayata karşı çok daha deneyimli kılar.
Empati kurmanın karşı tarafa verilen bir ödülden çok, yemek yapabilmek gibi hayatta kalmamızı kolaylaşyıracak bir yeti olduğunu keşfettiğimiz gün birden çok hayatla beslenebileceğiz. Diğerinin penceresinden bakabildiğimiz gün... İşte o gün insanoğlunun ömrü hakikaten uzamış olacak.

Ben tüm hayatım boyunca aynı pencerenin önünde oturup aynı manzarayı seyretmek istemezdim, ya siz ?



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Cumartesi, Eylül 18, 2010

difle hayata dair zırvalar... bu dif hep zırvalar...

Bu defa Muzicons bana yetmedi, Grooveshark'a bağlanalım dedim. http://listen.grooveshark.com/#/s/The+Guitar+Man/2DEj3c . Açamayanlar için ; Cake - The Guitar Man.


Hayatıma giren çıkan hemen hemen tüm insanlar bir şeyler götürmüştür benden, herkesin hayatında olduğu gibi. Ama elleri boş gelmemiştir hiçbiri, bir şeyler de getirmişlerdir hani yanlarında. Ve her kibar misafir gibi getirdiklerini bırakıp gitmişlerdir - ki biz buna "katmak" diyoruz. Ha her zaman getirdikleri/götürdükleri oranı 1 çıkar mı ? Hayır. Çoğu zaman küsüratı vardır bu işin. Ama o kadar ufağını hesap etmem genelde, zaten konumuz da küsüratlar değil.

P.S : İnanır mısın, konumuzun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Neyse, konumuz bu da değil galiba.

Bu güne kadar tüm bu "misafirlerime" teşekkürü borç bilmiştim, bana kattıkları için. Aslında hala şükran doluyum onlara karşı tabii, ama artık o kadar da önemsemiyorum sanırım. Sonuçta hiçbiri giderken teşekkür etmedi - pek çoğunu fırsatı olmadı gerçi ama bu bir mazeret olmamalı ha ? Teknoloji çağındayız, hepimiz kibarlıktan kırılmaktayız, günümüzde teşekkür edebilmenin milyonlarca yolu var. Çiçek göndermek, hoş bir mail atmak, duygu dolu bir sms yollamak, anlam yüklü bir çağrı bırakmak... Dalga geçiyorum tabii ki :).

İnsanlara o kadar önem vermiyorum artık sanırım. İnsanların yaptıklarına, yapamadıklarına, düşündüklerine, düşünemediklerine, hissettiklerine, hissizliklerine o kadar da aldırmıyorum. Kendime göre yaşamaya başladım sonunda, kendime dönük - belki biraz narsist bir yaşam. Kendimi diğerlerinden daha çok düşünür oldum, her şeyin başını kendim olarak görmeye başladım. Komik bir biçimde kendi kendime de aşılamadım bunu, bir film izleyip üç kitap okuyarak girmedim bu yola, öylece oluverdi işte. Tamamen doğal yollardan, tamamen içimden gelerek - veya hep içimde var olup şimdi ortaya çıkmaya niyetlenerek. Durup dururken kendimi önemsemeye başladım, gökten inme bir bilinç açılması hali :P.

Ama halimden de memnunum. Daha mantıklı, daha düzenli, daha bilinçli oldum pek çok konuda. Hayata biraz daha farklı bakmaya başladım, kendime dair gelecek planları yapmaya başladım, değer vermem gereken şeylere daha çok değer verebilmeye başladım. Adam oldum, yola geldim. Maşşallahım var. Dil ısırtıp dudak uçuklatmaktayım.
Yok, o kadar da adam olamadım galiba. Hala cıvığın tekiyim afedersin.

Mühim olan şu ki, her şey kendimizle başlayıp kendimizde bitiyor. Biz var dersek var, yok dersek yok oluyor. Biz hissettiğimiz sürece canımız yanıyor, biz kurduğumuz sürece işler karmaşıklaşıyor. Biz inandıkça gidilmeyecek yolda sürünüyoruz, biz bir şeyi yapmaktan/yaşamaktan vazgeçince 100% olasılıklar bile 0.000001% lere iniyor. Oradan bakınca Secret yapıyormuş gibi bir havam olabilir ama o kadar iddalı değilim, abartmayalım.

Önemli olan ciddiye almadan ve sahiplenmeden yaşamak. Bu şekilde yaşayarak anın hakkını vermek. Beş dakika sonrasını planlayıp sırtını buna dayayarak yaşayamıyor insan. O beş dakika sonrasının garanti etmek sana bu anı yaşamana yetecek güveni veriyorsa git kendine güvenmeyi öğren koç.
Önemli olan sonuna kadar yaşamak, eksik bırakmadan. Sonradan "keşke" demeye fırsat vermeden.
Hangi çukura girersen gir, dibini görmeden çıkma. Dibini görünce de oyalanıp vakit kaybetme. Zaman aleyhimize işliyor, daha yaşaman gereken bir hayat var.

Neyse, içtim ve saçmalıyorum. Olay bundan ibaret sanırım.

"- Senin sarhoş muhabbetin de hiç çekilmiyor be Dif."


Öpüyorum hepinizi gül yanaklarınızdan.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazar, Temmuz 25, 2010

bu gün korktuğun anlar döner nazik poponda patlar...



O yirmili yaşlarında, kiminin genç kız, kiminin genç kadın, kiminin karı diye tabir ettiği cinsten. Tüm hemcinsleri gibi mantığını duygularıyla birleştiremiyor ve yaşadığı her anı son derece ciddiye alıyor. Üç gün hiç tanımadığı bir adamla birlikte yaşıyor, her anlamda çok yoğun duygular hissediyor hatta bir ara aşık olduğunu bile düşünüyor. Üç günün sonunda peri masalı bitiyor, evli evine köylü köyüne. Ancak masal bitmeden bu masalın ilerideki bölümleri hakkında hiç konuşulmuyor, aralarında geçenlerin ne olduğunu bile soramıyor kız, korkuyor. Korkusundan arkada kalmayı kabul ediyor.

"- Korktuğum şey reddedilmek değildi, zaten bunu göze çoktan almıştım. Benim korkum onu tamamen kaybetmekti, hayatımın içinde bir daha hiçbir şekilde yer almayacağını duyma korkusuydu beni susturan."


20li yaşlardaysanız ve aşık olabilecek kadar sağlıklıysanız korku krallığına hoş geldiniz. Bu krallığa 2 ile başlayan yaşlarla girilir, 3 ile başlayan yaşlara ulaştığınız anda arka kapıdan çıkarsınız, tek başınıza veya bir çift olarak. İnsanların ev kurduğu, aile olduğu, veya bir bok olamadığı yaşlar bunlar, gelecek hayatın temellerini burada atıyoruz. Eğer bu temel işini de birazcık ciddiye alıyorsak her adımda korkudan altımıza ediyoruz. Ciddiye almayıp keyif içinde geçirenler ileride pek bir halt olamıyorlar, ciddiye alıp her keyfinin içine biraz kafa karışıklığı biraz korku ekleyenler de ileride pek bir bok olamıyorlar. Bir bok olmanın tek şartı biraz şans kanımca.

Biraz düşünün. Hayatta ne kadar çok anı kaybediyoruz korkarak ? Ne kadar çok güzelliğe sırt çeviriyoruz içimizdeki deli saçması korku yüzünden ? Yaşanılması gereken pek çok şey yarım yamalak yaşanıyor bu korkularla, bazıları hiç yaşanmıyor/yaşanamıyor. Üstelik bir şeylerin baştan savma yaşanmış olması/hiç yaşanmamış olması cebimize çantamıza boş bulunan her yerimize bir sürü "belki - keşke"cikler dolduruyor. Yanımıza kalanlar korku içinde yaşanan güzel anlar ve bir yığın belki - keşke.

Bazen bundan ders de çıkarıyoruz utanmaz gibi. "Bir sonrakinde korkmayacağım, dürüst olacağım, anı yaşayacağım etc." naralarıyla yeniliklere yelken açıyoruz. Seferden taze "belki - keşke"ciklerle dönüyoruz. Ha evet, bir de hayat dersi, +1 puan. Oyh.

Bir insanı korkuyla yönetebilirsiniz. Duyguların içinde en diktatör olanıdır korku , zaten tarihteki diktatörler korkuyu kullanmışlar, huzuru değil. Korku öyle bir duygu ki, kanınıza girdikten sonra tüm yönetimi ele geçiriyor. Alsa yapmam dediğin ne varsa yaptırıyor sana suratında alaycı bir gülümsemeyle, parmağında oynatıyor ya seni. Korkuyla karşılaşınca kimisi yalan söylüyor sürekli (ki dürüst olmaya ne yeminler içmişti), kimisi her emre itaat ediyor köle gibi (ki özgür olmaya ne yeminler içmişti), kimisi kendinden korkacak derecede paranoyaklaşıyor hatta obsesyon baş gösteriyor bünyesinde (ki son derece mantıklı biriydi), kimisi kendi değerinden vazgeçiyor, çarpık ilişkiler kuruyor (ki eski halini tanısaydınız takdir ederdiniz). Ama her bünyenin verdiği tepki temelde aynı ; kendinden vazgeçmek/kendini çiğnemek.

Hayattan zevk almayı engelliyor korku, hayatı yaşamanı -olduğu/olması gerektiği gibi yaşamanı- imkansız hale getiriyor. Korktuğun anda aslında yaşayabileceğin mükemmel anlardan vazgeçiyorsun. Korkunla yüzyüze gelmektense hayallerini kaybetmeyi tercih ediyorsun. Aradan gerçekleri görmene yetecek kadar zaman geçiyor, "amma dangalakmışım" diyorsun, ama o arada iş işten de geçiyor.

Hayatı güzel ve doya doya yaşayabilmenin tek şartının birazcık cesaret olduğunu hiç bilmezdim.
Bazen kelleyi koltuğa almak "belki-keşke" demekten daha iyidir kanımca ha ?



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Cuma, Temmuz 09, 2010

hatun - felek - yaz - lazımlık kombinasyonu...



Nereden bakarsan bak, hayat güzel. Kaybedilemeyecek kadar güzel.
Yaşadıklarımın hiçbirinden pişman değilim. Yaşayamadıklarımdır beni eksik bırakan.



Dün gece dört hatun felenkten bir gece çaldık. Hatun muhabbeti bambaşkadır ya. Sakinleştirici gibi, düzenli olarak belli bir doz almak lazım. İyi geliyor, iyileşme sürecini hızlandırıyor. Alternatif tıp gibi bir şey bu.

Ama fazlası da zarar, mesela sabah 9 dan önce yatmak lazım. Yoksa benim gibi akşamın 10 una kadar rüyalar aleminde... obarey...

Neyse öyle işte.

Buraya deliler gibi yaz geldi. Hatta çöl iklimi geldi. Kavruluyoruz.
İçinde yer almadığım sürece yazı seviyorum. İçinde yer alıp erimeyi sevmiyorum.

Yazın yazlık yerlerde kız olmayı seviyorum. Böyle mini şortlar, ince askılılar falan. Ama Başkent'te pek tadı çıkmıyor. Aslında benim gibi mal olmamak ve çıkarmak lazım. Mini şortlar, elbiseler, ince askılılar falan gezinmek lazım.
Başkent'i yeniden gezmek lazım.

Hayatın güzelliklerini kaçırmamak lazım. Yaşamak lazım.


Bu blog giderek bir "lazımiyetler (!) listesi"ne dönüşmekte. "Bu aralar bana ne lazım ?" diyerek arada bir açıp açıp bakmak lazım.

Bir daha bu kelimeyi (lazım) kullanmayacağım -.-".

Ne zırva bir yazı oldu ki bu...


-biterken tepedeki çok şahane parça çalıyordu. WO HO !
Related Posts with Thumbnails