Cumartesi, Şubat 27, 2010

Owl City - Fireflies



(bkz : günün şarkısı)


You would not believe your eyes
If ten million fireflies
Lit up the world as I fell asleep

'Cause they'd fill the open air
And leave teardrops everywhere
You'd think me rude
But I would just stand and stare

I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems

'Cause I'd get a thousand hugs
From ten thousand lightning bugs
As they tried to teach me how to dance

A foxtrot above my head
A sock hop beneath my bed
A disco ball is just hanging by a thread

I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
When I fall asleep

Leave my door open just a crack
(Please take me away from here)
'Cause I feel like such an insomniac
(Please take me away from here)
Why do I tire of counting sheep
(Please take me away from here)
When I'm far too tired to fall asleep

To ten million fireflies
I'm weird 'cause I hate goodbyes
I got misty eyes as they said farewell

But I'll know where several are
If my dreams get real bizarre
'Cause I saved a few and I keep them in a jar

I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
When I fall asleep

I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
When I fall asleep

I'd like to make myself believe
That planet earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
Because my dreams are bursting at the seams

Perşembe, Şubat 25, 2010

Hadi Sen Geç Kalma Dedi Ve Uyandım...

Uyku çok tuhaf bir şey. İki ay öncesine kadar yıllardır muzdarip olduğum insomnia illeti geçti diye sevinirken - en azından başımı yastığa koyduğum anda uyuyabilmeye başlamıştım - şimdi ne kadar uyusam da yetmiyor. Dün 13 saat kadar uyudum, bu haftaki ortalamam 10 saat / gün civarında. Mesela bu gün 8 saatten fazla uyudum ve yatsam rahat bir 6 saat daha uyurum.
Bir acayip şeyler oluyor bünyeye ama hadi hayırlısı diyelim.

Tamam çok şahane saatlerde uyumuyorum, gözümden uyku aka aka sapık gibi sabahın 5'ine kadar oturuyorum ama, en azından 13 saat uyumayayım be. İki gün 5'e kadar oturdum diye ceza mı bu ?

Uyuyamama gibi aşırı uyuma / uyanamama - ki benim durumum uyanamama ile açıklanabilir - depresyon belirtileri arasında. Yahu ben gayet sağlıklıyım, tamam normalin üstünde bir sinirim var, tamam içim dışım adrenalin hormonu, tamam arada gelip gidiyor kafam ama ben hep böyleydim zaten. Bu uyanamama nerden peydah oldu şimdi ?

Sürekli bir şeyleri eksik yapıyormuşum gibi bir his var içimde. Sanki yarına hazırlamam gereken dosyalar varmış, ertesi gün lab finali varmış da benim haberim yokmuş, yarın hayatımın işinin son teslim tarihiymiş, ne bileyim ocağı açık unutmuşum gibi bir hisle yatıyorum. Normalde uyuyamazsın değil mi ? Oraya dön, buraya dön, kendine masal anlat (ki bu en eğlencelisi) bir işe yaramaz değil mi ? Yok abi, içimdeki bu hisse rağmen başımı koyduğum anda ayı gibi uyumaya başlıyorum. Ve 10 saatten fazla da uyusam durduramıyorum bu uyumayı. Biri beni tekmeleyerek uyandırana kadar o rüya senin bu rüya benim cirit atıyorum.

Öyle böyle rüyalar da değil bunlar zaten. Gayetle şahane, eğlenceli, maceralı falan. Genelde yıllardır görmediğim ve özlediğimi anca rüyamda görünce keşfettiğim insanlar oluyor rüyalarımda. Yemek yiyoruz, dansa gidiyoruz (70lerden kalmayız ya sanki), çeşitli aksiyonlara katılıyoruz, park bahçe orman geziniyoruz, uzun uzun konuşuyoruz bazen de. Böyle anlatıyorum anlatıyorum, "yahu sen ne dersin, böyle devam etsem iyi mi ?" diyorum, "valla bana iyi gibi geldi, sen yaparsın zaten, sıkma canını sen çalış yeter" diyorlar. Bir de bu rüyalar öyle arada uyanmayla falan kaçmıyor. Rüyanın orta yerinde alarm çalıyor, hop atlıyorum ranzanın tepesinden, bir koşu odanın öbür ucundaki telefonu kapıyorum, alarmı erteleyip yeniden tırmanıyorum yatağa. Gözümü kapamamla rüya kaldığım yerden devam ediyor.

Ya geçen şöyle bir şey oldu. Rüyamda yine bin yıl öncesinden biriyle muhabbetteyiz, nasıl özlemişiz birbirimizi falan. O arada alarm çaldı, ben yukarıdaki hareketleri yaparak yatağa geri geldim, kafayı koydum ve rüyaya geri döndüm. Arkadaş ;
"- Hayırdır ne olmuş ?" dedi.
"- Yok bir şey ya, alarm çaldı, sen devam et." dedim. O konuşmaya devam etti etmesine de, benim içim içimi yemeye başladı rüyada. O sırada erteleme çaldı bir kaç defa, kapattım falan. Eleman hala konuşuyor, bende de yavaş yavaş bir panik dalgası yükseliyor, geç kalacağım derse çünkü, gene gitmeyeceğim okula. Bu benim kıvranmamı gördü, dayanamayıp sordu ;
"- Dif hayırdır kuzum, ne kıvranıp duruyorsun ?"
Şimdi saygısızlık olacak diye söyleyemiyordum ama, dayanamadım ;
"- Aga ben derse geç kalıyorum ya, demin ertelemeler de çaldı. Hani keşke daha geniş bir zamanda yapsak bunu, büyük ihtimalle an itibariyle geç kaldım ben, gene gidemicem derse."
Bu bir güldü halime ;
"- Ahaha abi ne demek, hadi koş gecikme sen daha fazla. Gene yaparız böyle, arada uğrarım ben." dedi ve ben uyandım. Gözler faltaşı gibi, dumurdan dumurlara atlamaktayım.

Şekil a sütun bir, rüyalarım bu vaziyette. Uykularım zaten apayrı bir dünya. Allah seni inandırsın, bir de böyle şenlikli rüyalar gördükçe insanın hiç uyanası gelmiyor Necibe hanımteyze. Bu da bir haldir, deyip geçmek istiyorum.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Gereksizlik...

Sıkıldım.
Bunaldım.
Bıktım.

Sinirliyim.


Bilmiyorum niye...




Geçer elbet ?

Pazar, Şubat 21, 2010

Aman Be...

Gecenin köründe sanki kalan hayatım buna bağlıymış gibi blog için yeni template aradım, kırk çeşidini denedim, hiçbirini beğenmedim. İyi madem, dedim, eskisine döneyim. Bu kez de renkleri seçemedim. En son delirip bu beyaz zımbırtıyı koydum. Bi halta da benzemedi.

Te allaam ya.

Cumartesi, Şubat 20, 2010

Elfen Lied Derim Başka Bir Şey Demem...

Daha fazla erteleyemeyeceğim. Hem üstünden yeterince zaman geçti, bu süre içinde ise her nasılsa bu animeyi düşünmediğim bir gün bile geçmedi.



Beni ne bu kadar etkiledi bilmiyorum. Umutsuz bir çocukluk aşkını içermesi mi, işin içinde zambakların olması mı, insanlar canını yaktığı zaman öldürmeye başlayan, aynı acıyı onlara da yaşatmak isteyen Lucy mi, pembenin en sevdiğim tonlarının bu animede geniş yer tutması mı, yoksa her dinlediğimde içinde kaybolmak istediğim introsu mu...

Elfen Lied benim için anlatılamayacak güzellikte bir anime.

Burada oturup karakterleri ve hikayeyi anlatmaya niyetim yok. Zaten google'da aradığınız anda hepsine ulaşırsınız. Ben yanlızca ucundan kıyısından bulaştığım anime kültürünün aslında bu kadar geniş ve derin olduğunu bilmiyordum. Evet gerçekten beni çok etkiledi bu kısa seri. Hani bir bölüm bitince diğerinin dolması işkence gibi geldi. O kadar sürükleyici yani.



Karakterlerden bahsetmeyecek olsam da belirtmeden geçemeyeceğim. Her ne kadar çok karakter yer almasa da her birinin birbirinden hazin ve etkileyici hikayeleri var. Ve işin kötü tarafı hiçbirini yaptıklarından dolayı suçlayamıyorsunuz. Yani en azından ben suçlayamadım... o.o

Gerçi şimdi böyle hazin mazin deyince sanki Kemal Tuğcu romanıymış gibi oldu. Yok, bunun türü bilim kurgu - aksiyon - dram. Hani bir filmden falan örnek vermek istedim ama beceremedim. Yok böyle bir şey piyasada, ya da ben görmedim abi.

O bu değil de, ben içimdeki isteği bastıramayıp bu animeyi bir daha izlersem ağlarım nan o.o" Öyle böyle de ağlamam, deli deli ağlarım, hastanelik olurum mazallah.

İnsanlar neler yaşıyor be abi... Biz de dertliyiz sanıyoruz burda ha...



Ha, unutmadan, Japonca dublajlı Türkçe altyazılı ilk bölüm için tıklayın. 25'er dakikalık toplam 13 bölüm ve bir adet 10.5 bonus bölüm var. Ben 13'ü de bitirdikten sonra bu bonus bölümü izlemenizi öneriyorum. Yani şahsen ben öyle yaptım ve memnun kaldım xD

Zambak masumluğunda günler dilerim...

Ubuntu...

Dehşet bir şey keşfettim...



Ubuntu. İsmi ilk başta hiçbir anlam ifade etmiyor olabilir, ama içeriği çok şey ifade ediyor kanımca. Sıralayalım ;


1) Tamamen ücretsiz ve harikulade bir işletim sistemi. Bilgisayara minimum düzeyde yük bindiriyor ve bilinen tüm programlarla uyumlu.

2) Empathy adlı messenger benzeri programıyla Yahoo, Gmail, MSN, Jabber, AOL, QQ ve diğer tüm chat hesaplarını kullanabiliyorsunuz.

3) Web tarayıcısı Internet Explorer yerine Mozilla Firefox.

4) Fotoğraflarınızı yanlızca sağ tıklayarak Flickr, Facebook ve benzeri sitelerde anında yayınlayabiliyorsunuz.

5) Rhythmbox adlı çoklu ortam programı Last.fm, YouTube gibi sitelere tek tıkla bağlı. Aslen bu işletim sisteminin günümüz internet çağına uygun olarak tasarlandığını düşünmekteyim.

6) Office programı benim yıllardır kullandığım ve çok memnun olduğum OpenOffice. Hani şu metni anında kayıpsız biçimde .pdf'ye çeviren.

7) Solitaire dışında oynanabilecek bir çok oyunu var. Aynı zamanda kurulumdan sonra siteden ücretsiz oyunlar da yükleyebiliyorsnuz. Tuhaf bir cümle oldu bu, doğrusu : "sitedeki tüm oyunlar zaten ücretsiz."

8) Ve her şeyin ötesinde. Ubuntu'yu kurmak size 2gb online harddisk sağlıyor. Ben böyle şeyi ne gördüm ne duydum kardeşim.



Tekrar belirtmek istiyorum, bu işletim sistemi ücretsiz. Sitesinden indirebildiğiniz gibi duyduğum kadarıyla Fransa'ya ufak bir mail atıyorsunuz, size ücretsiz olarak CD'sini yolluyorlar. Evet, çoook kibar adamlar bunlar.

Zaten ben bekliyordum o kendini beğenmiş Windows'a tam benlik bir rakip çıksın diye. Sanki beyaz atlı prensim gelmiş gibi oldu. Yıllardır bu günü bekledim ben.

Son olarak http://www.ubuntu.com/ demek istiyorum. Tıklayın abi, yapın bunu.

Cuma, Şubat 19, 2010

Bir Güne Birçok Hadise Sığdırmanın Dif Üzerindeki Etkileri

Yaa işte böyle muhterem blog...
Bu gün de başıma bunlar geldi...

Evet bir halt anlatmadığımın farkındayım.
Bazen olur ya hani, kısacık bir sürede o kadar çok şey olmuştur ki ve bu kısacık zaman diliminde sen o kadar çok farklı hisse batıp çıkmışsındır ki, tıkanırsın. Olan biten her şey sudan çıkmış kağıda döner, yazılanlar okunmaz olur. O farklı hislerse öyle bir düğüm yumak olmuşlardır ki içinde - yavru kedi oynamış gibi - , çözül desen çözülmez. Sense bu karmaşanın içinde tıkanmış kalmışsındır çoktan, nerde kalmış anlatmak, yorumlamak, paylaşmak...

Zaten tüm sorunlar da bu paylaşım dediğimiz hadiseden çıkmıyor mu ?
Neyi kimle paylaşsam başıma bela diye sarılıyor binnahleyh.
Hani saçmalık olur da, bu kadar mı olur ? demeden geçemem.

İnsanlar paylaşmak hadisesini çok farklı yorumluyorlar azizim. Hatta genelde ana konudan had safhada uzaklaşıp, yan konulara - misal "o ne dedi ? sen ne cevap verdin ?" magazinselleri - balıklama dalıyorlar. "Şunu dedim, o da bir baktı bana kötü kötü, sonra bilmemne dedi." şeklinde bir anlatımı saatlerce bıkmadan dinleyebilecek insanlar tanıyorum.
Halbüsü asıl sorun kimin ne dediği değil ki. Denilen şeyin bana ne hissettirdiği, bende nasıl çağrışımlara yol açtığı ve bunlardan çıkaracağımız sonuç. Yani ben bunları böyle "dedi, yaptı, baktı, sıçtı" diye anlatsam ne farkedecek ? Sana ne düşündürebilir ki ? Anlatmam beklenilen hadisede yer alan eylemlerde ve kurulan cümlelerde adı geçen ikinci tekil şahıs benim, haliyle ne hissettiği etc. önemli olan şahıs da ben değil miyim ? E o zaman senin de susup iki dakika benim ne hissettiğimi dinlemen gerekmiyor mu, eğer ki dinleme çabası içindeysen ?

"E dinliyorum da sen anlatmıyorsun."

Şimdi bu ifadeye cevap vermek istersek... Kabaca, anlattığımla yetiniver bi zahmet. Kibar tabirle, zaten anlatıyorum ama senin dinlemek istediğin kısım değil benim ne anlatmak istediğim önemli. Küfür eder gibi cevap vermek gerekirse, ulan hayatında hiç mi eğlence yok da benim abuk subuk sorunlarımı magazinsel halleriyle dinleyip eğleneceksin ? İşin mi yok be!
Diyesim geliyor.
Umutsuzca susuyorum. Niyeyse...


Yok olmayacak bu. Ben her ne kadar yazma - anlatma - açılıp saçılıp iç dökme çabasıyla yazsam da olmuyor. Ben galiba hala tıkanık vaziyetteyim çok değerli blog.
İçeri gidip bir şişe tuz ruhu içip geliyorum, umarım açılırım.




Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Çarşamba, Şubat 17, 2010

Gitmek, Gidebilmek ve Huzur... (özeleştiri)

Sürekli çıkıp gitme isteğiyle doğmuş olmak büyük bir yük. Nerede olursan ol, ne yaparsan yap, yanında kimin olduğu da farketmez, sürekli gitmen gerektiğini hissediyorsun. Sorsalar nereye diye, verecek cevabın yok. Zaten o anda nereye gideceğin önemli değil, önemli olan tek şey oradan çıkıp gitmek. Hatta gidebilmek.

Sanıldığı kadar kolay bir şey olduğunu zannetmiyorum gidebilmenin. Yani dediğim gibi, içinde sürekli bir çıkıp gitme isteği olan biri olarak, o kadar kolay olsa ben yapardım bunu. Hiçbir yerden gidemediğimi düşünüyorum sık sık. Şimdiye kadar hiçbir yeri tam anlamıyla terkedip gidemedim mesela. Ben kimseden de çıkıp gidemedim mesela. Evet, vaktiyle hayatımda çok büyük yer tutmuş şimdiyse anılarımı olabildiğince işgal eden bazı kimseler (Def ve Sam gibi) benden çıkıp gittiler. O kadar ki, ben onları uğurlayamadım bile. Belki zamanları doldu yanımda, belki yeni arayışlar içine girdiler, belki bu hayatın bir cilvesiydi vesaire. Ama sonuçta giden onlar oldu, ben gene mal gibi kalakaldım arkalarında.

Niyetim melankoli yapmak değil. Yanlızca bu hissin ne kadar tuhaf olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hani Teoman'ın meşhur şarkısında vardır ya "Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek var..." Yani evet bu var benim için. Aslında asıl yapmak istediğim bu, yani içimdeki şu bitmek tükenmek bilmeyen isteğin yönü bu şekilde. Bazı dönemlerde bu istek o kadar kuvvetli oluyor ki, adeta yaşam amacıma dönüşüyor. Deli saçması şeyler söylediğimin farkındayım, aldırmıyorum. Deliliği her zaman takdir etmişimdir zaten...

Neyse... Arada bir düşünmüyor da değilim "Acaba becerip de çıkıp gidebilsem bir kere, bu istek sona erer mi?" diye. Neden olmasın ? Ancak hala deneyimleyebilmiş değilim bunu, ne söylesem yalan olur kanımca.

Bu öyle acayip bir his ki... Sizin kendinizi hiçbir yere, hiç kimseye ait olduğunuzu hissetmenize izin vermiyor. Hiçbir isim sizin değil sanki, hiçbir yemek sizin en sevdiğiniz yemek olamaz, hiçbir şarkı size ait değil. Yani evet, aslında bunu hissetmek faydalı, eğer hiçbir şeyin size ait olduğunu düşünmezseniz onlara daha çok değer veriyorsunuz, her an kaybedecekmiş gibi. Ama böyle, aidiyet duygusu olmadan ortalıkta gezinmek de zor. Durumu abartırsak insanın içine huzur duygusunun yerleşmesine izin vermediğini bile söyleyebiliriz. Huzur yok, çünkü bir huzur kaynağı yok, çünkü size kendinizi huzurlu hissettirebilecek hiçbir şey yok, çünkü hiçbir şey size ait değil - aynı sizin hiçbir şeye ait olmamanız gibi. (bkz : kendimden biliyorum)

Yani uzun lafın kısası, otur deyince oturmaz, dur deyince durmaz bir insan oluşum bundan ileri gelmekte diye düşünmekteyim. Mutlak huzursuzluk...

Yahu ben niye böyleyim ? o.o

Lan bu karı manyak mı diyenlere...

Şimdii siz Allah bilir diyorsunuzdur : "Lan bu karı manyak mı ? Aklına estikçe antin kuntin şarkıların sözlerini blogluyor. Bize ne lan bunlardan ?". Haklısınız, doğrusunuz ama hani ben şey diye... Böyle paylaşayım herkeslerle, siz benle paylaşın... Bir paylaşım olayına girelim diye... Blogcu, okuyucu, izleyici, dinleyici, simitçi hep beraber kendimizi bir aile ortamında hissedelim falan... Sonuçta şu üç günlük beş haftalık bir buçuk aylık dünyada kimimiz var başka diye...

İşte öyle düşündüm de yaptım... Evet ben düşündüm bütün bunları. Tek başıma. =D

kkthxttyl o.o"

Muse - Undisclosed Desires

(bkz : günün şarkısı )



I know you've suffered,
But I don't want you to hide,
It's cold and loveless,
I won't let you be denied

Soothing,
I'll make you feel pure,
Trust me,
You can be sure

I want to reconcile the violence in your heart
I want to recognize your beauty is not just a mask,
I want to exorcise the demons from your past,
I want to satisfy the undisclosed desires in your heart

You trick your lovers,
That you're wicked and divine,
You may be a sinner,
But your innocence is mine

Please me,
Show me how it's done,
Tease me,

Trust me

You are the one


Ekleme : Yani ben aslında hiç üşenmedim, madem sözlerini verdim klibini de koyayım dedim ama... Beceremedim gene... (bkz : dif bir cahil hatta cüheladır )

Pazar, Şubat 14, 2010

İstek Listesi - Madde 2

Aslan yelesi saçlarımla herkes tarafından tanınmak istiyorum...

İstek Listesi - Madde 1

Gece hiç olmasın, karanlık düşünceler basmasın istiyorum...

Cumartesi, Şubat 13, 2010

Atakule ve Çelişkiler...

Ben evi özledim...

Teoride yaklaşık bir haftadır evimdeyim, pratikte ders kaydı, öss başvurusu, faturalar, bazı bir takım gereksiz işler peşinde koşuşturmaktayım.

Sözde bugün bütün gün evdeydim ben. Misler gibi köşeme kurulup, ders neyin çalışıp oda toplayacaktım. Çok şahane dinlenip pazartesi nahlet olası okul dönemine başlayacaktım. Hikaye arkadaş, benim neyime köşede oturmak falan. Çok bana tüm gün evde kalmak, eşşek gibi semer vurup sokak sokak dolaştırmak lazım beni...

Dün gece saat 12'ye 10 kala Lodos'un Kenti'nden Can aradı. "Abi otobüsüm on dakikaya kalkıyor, yarın sabah 8'de Başkent'teyim." Daha geçen haftaya kadar Lodos'un Kenti'nde olmama rağmen kendimi evlere tıktığım için görememiştim Can'ı. Ne nurlu sıfatlarımızı görebildik ne de bir kelam edebildik adam gibi. Hal böyle olunca, e bir de Can taa oralardan gelince aklım gitti, sabah uyanır uyanmaz gene döküldüm yollara. Ev, oda, köşe hak getire...

Günüm şahane geçti o ayrı. Seyyah gibi gezdik koca Başkent'i. Ben şahane bir turist havasındaydım zaten, sanki yıllardır burada yaşamıyormuş gibi tipik köyden-indim-şehre psikozu yaşadım.

Meğerse yıllardır yaşadığım şehri hiç bilememişim ben saygıdeğer blog. Bin yıldır görmemiştim Atakule'yi, tepesinde çay içerken aşağıdaki ışık denizi bana her fırsatta sövdüğüm bu şehrin ne kadar büyük olduğunu anlattı. Aslında belki de başka bir şehre, başka bir ülkeye gitmeme gerek yoktu kaybolabilmek için. Belki becerirsem bu koca şehirde de kaybolabilirdim, yeterince büyüktü burası. Bu şehir de beni yutabilirdi belki...

Sonra eve döndüm ve ne kadar saçmaladığımı farkettim. Kürkçü dükkanınla aynı şehirdeyken nasıl kaybolabilirsin ki ? <.<

Kaybolmak istemek ve evi özlemek... Evet bu bir çelişkidir...

Allah seni inandırsın, ayaklarıma kara sular indi Necibe hanımteyze...

Bi' Keresinde Biz...

Nephe ilen değişik bir şeye başladık bugün... Yani aslında bugüne kısmetmiş (bkz : dif bir erteleme uzmanıdır).

http://bikeresindebiz.blogspot.com/

Ya evet... Yaptık biz bunu...

Cuma, Şubat 12, 2010

Kopyala / Yapıştır Beni Bebeğim...

Çok öfkeliyim saygıdeğer blog...
Ne kadar cinim varsa hepsi tepeme çıktı, waffle partisi veriyorlar şu an...
Aynı zamanda bir kısım hayalim bir daha onarılamayacak şekilde kırıldı... Onları çöpe atmaktan başka çarem kalmadı... ( Edit : hayaller kırılmaz yıkılır. bkz : dif bir cahildir, hatta cüheladır)

Uzun zamandır berrybella adıyla bir blog daha açmayı düşünüyordum... Hani ufak tefek fikirlerimin hayata geçmiş hallerini internet alemiyle paylaşayım diye. Blogger sorun çıkarmasın diye berrybellayla başlayan bir gmail adresi bile almıştım. Az önce denedim ve Blogger bana dedi ki ;

"Üzgünüz ancak bu isim uygun değildir. Şunlardan birini kullanın :

berrybella-berrybella"

Çenem göbeğimde, gözlerim saçlarıma karışmış, hasiktir ifadesiyle kalakaldım. Yok ya, dedim. Benden başka bir allahın kulu bu ismi bulmuş, sevmiş ve kullanmış olamaz. Ama varmış... Üşenmedim, almak istediğim adresi yazdım, karşıma bir takım fotoğrafların paylaşıldığı italyanca / ispanyolca / ingilizce karman çorman bir sayfa çıktı...
Ve o sayfa hala duruyor...
O alan adı da - veya ne zımbırtıysa - bana ait olmadan varlığını sürdürmekte. Bir başkasına ait olarak hem de...

Hep sadece bana ait olan, benden başka kimsenin sevmeyeceği, orijinal bir nickim olsun istedim saygıdeğer blog... Hani google'da o kelime aratıldığında bana ait şeyler çıksın falan...

Hakkaten eşsiz değilmişiz ya şu dünyada... İster Çin'de olsun ister Kanada'da ister Sibirya'da, hakkaten başka biri bizimle aynı şeyleri düşünebiliyormuş. İstesek de istemesek de orijinal kalamıyormuşuz şu kopyala / yapıştır dünyada...

İnternet çıktı orijinallik bozuldu şerefsizim...

Çok sinirliyim saygıdeğer blog. Bir fikir mühendisi olarak hezimete uğratıldım an itibariyle...

Çarşamba, Şubat 03, 2010

Elfen Lied



Saat 2'de uyanır uyanmaz başladığım Elfen Lied'ı an itibariyle bitirmiş bulunmaktayım. Kendime gelince bir şeyler yazacağım hakkında galiba. Kendime gelince ama. Falan filan fişmekan.

Salı, Şubat 02, 2010

Yorumlar ve Cevaplar ( dif bir cahildir, hatta cüheladır )

Ayrıca arkadaşlar, utana sıkıla belirtmek istiyorum ki, ben bu blog zımbırtısında yapılan yorumlara nasıl cevap yazılacağını bilmiyorum. Haliyle cevap yazamıyorum. Haliye siz benim saygısız, umursamaz, kimseyi muhattap almaz, şirret bir insan olduğumu düşünüyorsunuz. Ama durum sandığınız gibi değil, cehaletten bu.
Hakkaten nasıl cevap yazılacağını bilmiyorum ya...

Sanal Fırtına...

İki gündür dinmek bitmedi şu lanet fırtına. Kastı kavurdu her yeri, sabaha kadar dışarıda Pink Floyd konser veriyor sanki...
Bir de yağmur ki seni beni boğar atar Allah korusun...

Fazla bir şey düşünmek istemiyorum bu ara. Beynim yorgun gibi sanki. Hani eski insanlar der ya "Ruhum yoruldu vallaha billaha Necibe hanımcım, Allah seni inandırsın..." diye. Benim de beynim yoruldu vallaha billaha Necibe hanımteyze. Böyle bir ağırlık var kafa tarafımda, neye delaletse artık.

Notlar açıklanmış, ben gene kalmışım... Dün onca fırtınada gene gittim şu lanet harcı yatırdım. Sırılsıklam oldum vallaha billaha Necibe hanımteyze...

Bir yanlızlık tutkusu peydah oldu bana bir de şu aralar. Asırlarca yanlız kalasım var. Bana en yakın insan msn kadar uzak olsun istiyorum. Hayatı FB'den takip edeyim, bilimum etkinliklere internetten katılayım istiyorum. Gerekirse online olarak eğitim göreyim, sanal alemde çalışayım. Online dating sitelerinden hayatımın aşkını bulup msn'de görüntülü evleneyim, sanal bebeğim olsun...
Hayat bayram olsun...

Gibi hastalıklı düşünceler beni esir alırsa...

Allah seni inandırsın, beni deli diye tımarhaneye tıkacaklar Necibe hanımteyze...
Related Posts with Thumbnails