bir ruh hastası olarak dif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir ruh hastası olarak dif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Aralık 28, 2011

dönüşümün tersinirliği üzerine...


“- Görüşmeyeli ne çok olmuş, neler yaptın bunca zamandır?” dedi.

Kendime yasaklar koydum, onlarca binlerce yasak. Sonra mantar panomdan bir tane iğne alıp –rengini hatırlayamıyorum- hepsini tek tek deldim. Kendi yasaklarımdaki deliklerin üretim hatalarından kaynaklandığına karar verdim, hepsini kaldırıp çöpe atarken artık kararlı biriydim. Bir sonraki kararım çöpe attığım yasaklarımın üzerine sifonu çekmek oldu, ama üşendim. Bu kadar üşengeç biri olmasaydım, kararlarımın hayal ürünleriyle olan ilişkisini tanımlayabilirdim, tanımlayamadım.

Gecelerce yargılardan bahsettim kendime, yargılar üzerine konferanslar verdim kendime. Kendimi büyük bir dikkatle dinledim, gerekli yerleri not aldım, daha gerekli yerlerin üzerlerini çizdim. Sonra notları yazdığım kağıda alerjim olduğu ortaya çıktı, ölüm korkusu yüzünden açıp o notları bir kere daha okuyamadım. Onun yerine odamın balkonuna yığdım hepsini, gözümü kırpmadan cayır cayır yaktım, bu beni öldürmek isteyenlere verdiğim tipik bir cezaydı zaten. Nefretle gözüm o kadar kararmamış olsaydı, bu it soyları yanarken açığa çıkan gazların zavallı ciğerlerimi mahvedeceğini fark edebilirdim, fark edemedim.

Geçmişle geleceği ayırmak için bir duvar inşa etme planım vardı, hayata geçsin istedim. Ölçüleri aldım, taslakları hazırladım, hesaplamaları yaptım, simülasyonları çizdim, inceledim, kullanacağım malzemeleri seçip temin ettim, inşaata başladım. Asıl amacım her iki tarafı da görerek bu duvarın üzerine yürüyebilmekti, bu yüzden yükseklik korkumu yenmemi sağlaması için kadroya bir de terapist aldım. Terapist bana duvarın geçmiş tarafına bir merdiven inşa etmemi önerdi, kabul etmeden duramadım. Geçmişin bir okyanus olduğunu söyleyenleri biraz ciddiye almış olsaydım, ben merdiveni kurarken arkamdan sinsice yaklaşıp beni bir hamlede yutan tsunamiyi öngörebilirdim, yapamadım.

Otobiyografimi yazmak her zaman yapmak istediğim bir şeydi, hazır vaktim varken ona da el atayım dedim. Beyaz bir sayfa açtım, aldım elime kalemi, adımı soyadımı yazdım ve orada kaldım, yazacak başka hiçbir şeyim yoktu. Otobiyografimi okumak, sindirmek ve ardından kütüphanelerinin baş köşelerinde sonsuza dek özenle muhafaza etmek isteyen kalabalığı düşünmek de heyecanlandırmadı beni, aksine henüz hiç yaşamamış olduğumu fark etmenin verdiği acıyla kıvranıyordum. Hemen bir ağrı kesici aramaya başladım, önüme gelen her çekmeceyi her dolabı giderek artan bir umutsuzlukla açtım. Sonunda bulduğum yegane ilaç şişesinin üzerinde “Sadece yetişkinler içindir.” yazan ibareyi okumuş olsaydım, belki o ilaçları büyük bir şevkle yutmak yerine aldığım rafa geri koyabilirdim, koyamadım.

Ortalıkta olduğum sürece pek çok kişinin ayağına dolandığımı anladığımda kendimi bir kutuya koydum, bir dolabın en alt köşesine sakladım. Kutuda geçirdiğim zamanı yeni bir dünya kurarak değerlendirmek istedim, bu dünyayı tek bir yerden ben yöneteyim istedim. Yarattığım halklar benim himayemde birleşti, egemenliğimdeki topraklar benim yönetimimde ürünler verdi. Halkıma vekil seçmeleri için izin verecek kadar alçak gönüllüydüm, oluşturulan parlamento benimle bütünleşti. Ancak kutunun içindeki kaynaklar sınırlıydı, bir süre sonra maaşım ödenmeyince kendi yönetimimi protesto ettim. Kendime düzenlediğim ve başarıya ulaşan suikastın sonunda daracık kutunun içinde bir anda patlak verecek anarşiyi öngörmüş olsaydım, belki daha uzlaşmacı bir politika izleyebilirdim, izleyemedim.

 “- Hiç, bildiğin gibi. Hep aynı şeyler işte.” dedim.


Cuma, Aralık 16, 2011

sadece biraz sohbet edelim istedim işte...


Siz okumayalı ne kadar oldu bilmiyorum ama ben yazmayalı çok oldu. Yazmakla bir alıp veremediğim yok, sadece olaylar öyle gelişti işte. Aslında aramız açılmadı, sadece son zamanlarda o çok yoğun ve bana eskisi kadar vakit ayıramıyor. Durumunu anlıyorum ve mecburen saygı duyuyorum, modern toplum bizi durumları anlamaya ve mecburi saygılar duymaya koşullandırmıştır. “Belki de biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.” diyorum dışımdan ama bu da modern toplumun düzeninden kopmamak için harcanmış bir çabadan fazlası değil. İçten içe ölsem de, dıştan dışa sürünüyorum ve bu şekilde kusursuz kamuflajımın bana sunduğu avantajlardan faydalanıyorum. Pragmatizmin canına okuyorum.
Yukarıdaki paragrafta bahsi geçen üçüncü tekil şahıs yazmanın ta kendisi. Karışıklık olmasın diye belirteyim dedim.
Yazma konusundaki isteksizliğimin (bu yazamamak kelimesinden daha iyi durdu sanki, hadi bununla devam edelim) temelinde muhtemelen milyonlarca şey var, çünkü ben her gün yeni bir tanesini keşfediyorum. Mesela bugün keşfettiğim sebep yazarken bana malzeme olabilecek şeylerin üzerinde düşünmekle ve onları çözümlemekle uğraşmıyor olmam. Yandaki cümledeki anlatım bozukluğunu bulunuz ve ağzına iki tane çarpınız.
Dürüst olmak gerekirse artık bir şeyleri çözümlemiyorum, çözümlemeden yaşıyorum. Denklemdeki bilinmeyenin (nam-ı diğer x’in) neye eşit olduğu pek de umrumda değil. Üstelik sanılanın aksine, x’le aramızda bir anlaşmazlık da yok. Ne o benim yoluma taş koydu, ne ben onun üzerine kaynar çay döktüm. Ne o benim yazdığım çocuğu götürdü, ne ben onun eski manitasını tavladım – malum, bugünlerde anlaşmazlıklar çoğunlukla bu yüzden çıkıyor. Ben sadece x’in takdirini kazanmak için kendimi ona beğendirmeye çalışmaktan vazgeçtim ve akabinde onun da benim kendisini takdir etmemi kutsal bir yerlerine takmadığını fark ettim. Durum açıklığa kavuşunca denklemi de çözmeme pek gerek kalmadı tabi ki, ben de kendi haline bıraktım işte.
Her şeyden nasıl sıkıldığımı anlatmaktan o kadar sıkıldım ki burada bu sıkıntımdan bahsetmek bile inanılmaz derecede canımı sıkıyor. İnsanlık bir yerlerde bir şekilde yükselişe geçiyor ve biz de kaçınılmaz olarak burada düşüşlerle bütünleşiyoruz. Dengenin bir şekilde kurulması gerek, artı sapmaları ciddiye alamayan bizler nasibimizi eksi sapmalardan alıyoruz. “Eee, misafir umduğunu değil bulduğunu yer.” diyerek sözü ölüme bırakmak istiyorum ama bir panik atağı daha kaldıramaz bu bünye, o yüzden isteklerime gem vurup diğer paragrafta sözü hala elimde tutmaya karar verdim.
Burası diğer paragraf ve söz hala bende. Aslında demek istiyorum ki, dif hala hayatta ve bir satır dahi yazamıyor, o yüzden endişeye kapılmayın. Buraya kadar yazdığım her şeyin yazılma amacı bu. Son bir aydır –son bir kaç aydır- aynı yerde oturuyor ve aynı şeyleri düşünüyor. Ne oturuşunda ne de düşüncelerinde hiçbir değişiklik yok. Arada bir odasını temizliyor ve boş zamanlarında Facebook ana sayfasını yeniliyor. Bir süre sonra oda kirlenmemeye başlıyor ve ana sayfada hiçbir yenilik olmuyor. Demek istediğim, dif hala buralarda, egzistansına lanetler okuyor, bir satır dahi yazamadığı gibi bir saat dahi yaşayamıyor. Sadece var oluyor ve apartmanın dış yüzünü desenli duvar kağıtlarıyla kaplayacağı günü düşlüyor.

Uzay - zaman'ın sınır tanımazlığını kabul ediyor ve hepinizi öpüyorum.


Pazartesi, Ağustos 01, 2011

iş hukuku...


Aslında genelde cümle kurmayı pek bilmezdi. Anlamını sözcüklerine değil, sesinin tonuna bağlamayı tercih ederdi. Bu onun bileceği işti, tercihlere karışmak benim işim değildi.

Bazı insanlar güneşe yönelirdi, o kendine yönelirdi. Benden de aynısını yapmamı, yani ona yönelmemi beklerdi. Beklentileri boşa çıkarmak benim işimdi, ancak o söz konusu olunca işimi gücümü bıraktığım bilinen bir gerçekti. O genelde benim işlerimi pek bilmezdi.

Üzerine düşeni yaptığına dair inancı, sarsılamazdı. Buna rağmen bir şeyler yaptığı görülmüş şey değildi. Yaptıklarını yapmadıklarıyla karıştırıp ağzıma layık soslar hazırlardı, ben o sosları anlattıklarının üzerine döküp yemeye bayılırdım. Hazımsızlıktan şikayet etmek işten bile değildi.

Aslında bol bol itiraf etse de, o beni pek sevmezdi. Her fırsatta sevgisinden hiçbir zaman şüphe duymamışlığımı alır, güzelce yontar, sopa niyetine beni onunla döverdi. Ben ne zaman orantısız güç kullanımından dolayı şikayetçi olsam, orantısız aşk oyunlarının baş karakteri olur, işlemediğim suçların cezalarını çekerdim. Çünkü suç işlemeye meyilliydim. Suç, benim için bir işten daha fazlası değildi.

Boş zamanlarında boşluğa iniş partileri düzenlerdi. Bu partiler iki kişilikti, davetiyenin diğeri bendeydi. Bana verilen bu onurdan taç yapıp kendimi yüceltmektense indiği kuyunun başında dibini görmeden çıkabilmesi için dualar etmeyi tercih ederdim, O uzattığım yardım ellerini edepsiz hareketler yapmakta kullanırdı. Sonra bir köşeye oturup bileklerini keserken, benim için aldığı sapı güllü tabancanın süslü paketini açmamı seyrederdi. Kafaya sıkmak o an, sadece basit bir işten ibaretti.

Bizi överken aslında kendini överdi. Bana söverken genelde ruhumu ezerdi. Birlikte olma fikri O’nun için bir öfke terapisiyken, benim tanıdığım bazı parazitler daha insaniydi. Ama hakkını vermeliydim, tükürdüğümü yalamayı bana öğrettiğinden beri bu dükkanda işler daha iyiydi.

Dürüst olmak gerekirse, biz bir anonim şirkette hissedar, kar etmek için birbirini satan iki iş adamı idik. Benim bilincim O’nun iş yeriydi, O ise benim için işini yapan bir idam mangasından daha fazlası değildi. İkimiz de artık kendi işlerimize bakmaya karar verdiğimiz anda, ortaklık bitti.


Cuma, Haziran 03, 2011

katty'nin intiharı #2 nedensellik yoksunluğu...

Her gece yeni bir rüyaya saatini kurar, yatarsın. Saat O'nu vurduğunda içinde ezanlar okunmaya başlar, verdiğin Din Felsefesi dersinden kaçan birkaç ilahiyatçının ruhunda yaptığı devrim hiç-olmayacak'larına merhem olur, durduk yere yaralarını sarar. O sana yabancıyken, sen yeni hayallere yatarsın. 

Yaşanmışlıklar asla yaşanamayacaklarla kaynaşır, bütünleşir, sıvılaşır, gözlerinden aşağı intihar ederlerken sen bomboş bir duvarın sadeliğine övgüler düzersin. O senden bihaberdir gerçekten, sense uzun zaman önce boşluğun şiirselliğine vurulmuşsundur. 

Birileri bir yerlerde hayatlarını düzene koyar, sen kendine sebepler aramaya başlarsın. Elinde değildir, bir türlü sahip olamadığın düzenin etkisi altına girersin. Affected’ın infected’a dönüştüğü noktada tıkanırsın, tıkanıklığına çare olacak tuz ruhları çoktan karışmıştır çamaşır sularına. O senin olmadığın bir hayatı yaşarken, sen yine nerede zehirlendiğini hatırlamaya çalışırsın. 

Gözlerinin önünde mutluluk kusmaya başlar insanlar, sen tükürür tükürür geri yalarsın. Yaşanmışlıkları yalanlamak en yakındaki çıkış kapısıdır aslında, sen bilinçaltın Richter ölçeğiyle 8.4 şiddetinde sallanırken o çıkışı asla bulamazsın. Zaten O uyarı levhalarını koymayı unutmuştur, sen beklentileri boşa çıkarmaz, kaygan zeminde artistik düşüşlere imza atarsın. 

Kendine yalan söylemekten bıkmışsındır, miyop gözlerin gerçeği görmekten acizdir. 

Üstüne çöken sisin yüzsüzlüğü burun deliklerini tıkar, akciğerlerini kısırlaştırır. 

Etrafındaki herkes, yalnızca senin etrafındakileri saran yeni bir akıma kapılarak körleşir. 

Sen sabaha kadar literatür tararsın. Sen sonsuza kadar literatür tararsın. 

Demek istediğim, işler genellikle yolunda gitmez ve sen bu konuda hiçbir şey yapamazsın.


Çarşamba, Mayıs 18, 2011

adalet-i huriye...



Size artık neyden bahsetsem bilmiyorum.

Kısa bir süre önce aşıktım, şimdiyse içi boş bir karton kutu gibiyim. Yani evet, aslında hala aşığım, ama içi boş bir karton kutunun aşkında bahse değer nasıl bir şiirsellik bulabiliriz ki ?

Benden çok uzakta birileri bir benzetme yapıyor ve beni alnımın ortasından vuruyor.
Çok yakınımda birileri alelade bir karar alıyor ve ben geri kalan zamanımı kalbime -ki çok yakın zamanda hortlamıştı, hatırlarsınız- saplanan bıçakları çıkarmaya çalışarak geçiriyorum.

Sahip olduğum tüm kelimeler, kurabildiğim tüm cümleler seninle birlikte gitmiş olabilir, ama yerlerine yenileri gelecek.

Son bir kaç gündür zamanımın çoğunu cinayet planları yaparak geçiriyorum. Planlarımdan arta kalan zamanda da kendime komplolar düzenliyorum. Buruk bir sevinçle belirtmek isterim ki, henüz bunların hiçbiri başarıya ulaşamadı.

Sokaktaki sarılı beyazlı kedi bile benden daha bilinçli. Apartmana ne zaman girip ne zaman çıkacağını biliyor, gereksiz miyavlamıyor ve asla binaya tuvaletini yapmıyor.

Bir gün biri gelir, bilincinizin içine sıçar, ve gider. Siz hayatı adaletsizlikle suçlayamazsınız.

Bir bükülüp bir genişleyen zaman. Zaman bana katil, benim hala hayallerim var.

Hayır, tamamen yanlış anlıyorsun. Olay aptal olmam veya olmamam değil. Ben hayatta kalabilmek için kendimi kandırıyorum. Bana söylediklerini antilop avındaki çitaya söylesen önce seni avlar. Adam orada hayatta kalmaya çalışıyor, seni mi dinleyecek ?

Yıldızlara kurduğum salıncağım kimsenin umrunda değil. 
Geçen Ay'a yerleşmeye karar verdim, kimse oralı olmadı. Mutant olmaya karar verdiğimde de ciddiye alan olmamıştı zaten. Evde kurt beslemek istiyorum, sallayan yok. Finallere çalışmasam hepsi ağzıma vurur ama.

Olasılıklar evreni aklımı başımdan alıyor.

Şu an muhtemelen bir paralel evrende hepinizi öpüyorum.

Pazar, Mayıs 15, 2011

katty'nin intiharı...

Derinlerden kopup gelmiş üç beş çığlığın seni sen yapmasını bekliyorsun. Umutsuzca bekliyorsun. Umarsızca bekliyorsun.
Daha çok beklersin.
Hayır, gelmeyecek onlar. "Çok acele, çok önemli." diye yolladığın kargo paketinin içindeydiler, çoktan vazgeçtiğin ruhunun yanında.
Hayır, gelmeyecekler. Seni o kadar sevmediler çünkü.

Yoldan geçen üç beş adamın sana senin veremediğin değeri vermeleri için debeleniyorsun. O adamlar ki trene bakan öküzden daha anlamsız, derine yapışan üç beş sülükten farksızlar. Onların seni fark etmeleri için çırpınıyorsun, çırpındıkça batıyorsun.
Hayır, yeterince dibe batamıyorsun. Batabilseydin, belki çıkardın da.

Aynı tere batmış yataktan çıkan üç beş melek annelik kokuyor, kokularına sığınıyorsun. Ağırlığına tahammül edemeyip de kaçtığın o ter her yerlerine bulaşmış, öğürmekten aklını kaçırıyorsun.
Yine de sığınıyorsun. Gidecek bir yerin yok çünkü.
Geriye kendini bile bırakmadan yaktın az önce terk ettiğin bedeni, unuttun mu ?

Az önce yolda düşürdüğün cüzdanının içinde üç beş bozukluk vardı, yol paran olabilecek kalitede. Çok peşinden koştun o evcil görünümlü etobur yaratığın, yolda düşürdüklerinin haddi hesabı yok. Dönüp kendi yüzüne bakacak cesaretin yok.
Biliyorsun ki, kimse seni senden daha ağır yargılayamaz. İçinde kurulan mahkemelerin yargıçlarını oy birliğiyle seçtiniz.
Eve dönecek kadar kepaze olamadın daha, biraz daha utanman lazım yalnızlığından.
Yalnızlığının çokluğundan.
Yalayabileceğin kadar güzel tüküremedin daha.

Açık bir camdan içeri atılan taş gibi ürkütüyor seni varlığı. Var olabilme olasılığı. Halbuki nasıl da güzel masalların vardı kendine anlattığın. Nasıl da güzel sonlar yazmıştın o masallara.
Ona anlattıkların sadece bir avuç kusmuktan ibaret. Halbuki nasıl da güzel kokuyordu saçları.
Nasıl da iğrençleştin söz konusu onun gelmesi olunca.

Sarmaşık desenli bir halıda son koşusunu yapan örümceği göremedin, öyleyse mutluluğu hak etmiyorsun.
Kendine olan yaklaşımın bir kestane ağacı zararlısına olan yaklaşımından farksızken, sevmek üzerine konferanslar düzenleyebilecek olman tiksindiriyor beni. Suratının ortasına kusmak istiyorum.

Bir yerlerde üç beş adam baba kesilmişler başına, aile meclisini kuruyorlar. Kendi kanunlarına göre yargılanırsan, sonuç infaz.
Kendi cezanı kendin kesemezsin, kalemi kırmaktan bile acizken.

Birileri uzaklardan varlığına övgüler düzüyor, birileri dört yanını sarmış kafanı beceriyor. Kendi kendini tüketip yok olmakta bile başarısızsın. Varlığınla duyduğun övünç kimilerinin gözlerini yaşartıyor.

Tüm bunları bir zamanlar üç beş kalp kırdın diye hak etmedin. Seni insanlığından çıkarıp bir küfür yığınına çevirmelerine izin verebildiğin için üzerine sürmek istiyorum pis kanımı.


Salı, Aralık 28, 2010

keşke bunalmak hali süreksiz olsa ama yine de türevlenebilse...



"- Onu çok seviyorum Dif." dedi.
"- Rica ederim." dedim.

Genelde -sizlerin de farketmiş olabileceği üzere- olağan şeylerden bahsetmeyi pek sevmiyorum. Ama bazen öyle olağanlıklar içinde yer alıyorum ki kendimi onlardan bahsetmekten alıkoyamıyorum.

Hani "bugün sabah kendime kaşarlı baharatlı omlet yaptım. sonra nephe geldi, birlikte oje sürdük." muhabbeti -olayın içinde yer almama rağmen- benim bile içimi kaldırıyor. Bunları yazarsam sizlerin hali benden daha fena olur bence. Kaldı ki burada kimsenin içini sıkmak için yazmıyorum.
Ama öyle basit, öyle klasik anlar oluyor ki bazen, hayatın anlamını keşfetmeme bir adım kaldığına falan inanıyorum. Gayet tuhaf bir durum, ben bile şaşırıyorum yaşarken.
Tabi sonra hiç bir haltın anlamını falan keşfetmiş olmuyorum, sadece öyle saçma bir his geliyor. Zaten keşfetmiş olsaydım yazmış olurdum buralara bir yerlere.
Neyse.

"- Onu tanımadan önce nasıl yaşamışım ben ya ? Ayrılırsak ölürüm, o an orada biterim ben Dif." dedi.
"- Ama lütfen. Seni mantığa davet ediyorum." diye ısrar ettim.

Milyonlarca hayalim vardı. Hepsini bir kutuya kaldırdım geçen gün. Kutu da öylece duruyor bir köşede.
Kış bunalımım geçsin, yeniden açacağım kapağını.
Bunalmayı sevmiyorum. Ergenliği yine iyi geçirmişim ben.

Koskoca yılbaşı geldi, ben bir çam ağacını kuramadım. Yılbaşında ne yapacağımız da belli değil. Zaten sınavlarım da var.
Bence şartlar bunalıma girmek için fazlasıyla uygun şu ara.
Bu odada bunalıma girmemi istemeyen tek kişi benim galiba.

Daha da güzeli, gün geçtikçe insanların benden beklentileri artıyor. Ben de bu artışa doğru orantılı bir biçimde kendimi bok gibi hissediyorum.
İşte anca gelip buraya salak salak dert yanıyorum.
Omlet ve ojeden bahsetseydim daha mı iyiydi acaba ?

"- Of ya görmediğim her anda özlüyorum onu. Ayrıyken sürekli sesini duymak istiyorum. Sanki bağımlı oldum ben." dedi.
"- Yok ben daha fazla dayanamıyorum." diye rest çektim.

En çok kendimden bıktım galiba. Ve kaçamıyorum da. Sapık gibi her yere benimle geliyor şerefsiz.
İşte bu durumda en kötüsü de yazmak oluyor. Kendinle en çok yazarken başbaşa kalıyorsun. Ve bir yerden sonra bu zorunlu başbaşalığa dayanamıyorsun.
Ben dayanamıyorum şu an mesela.

"- Eminim bir gün sen de sevebileceğin birini bulacaksın Dif." dedi.
"- Tabi, katil olup da hapislere düşmezsem." diye umut ettim.

Öpüyorum hepinizi.


Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazartesi, Aralık 13, 2010

kafayı çalıştırmak lazım bazen...



Onlara sorsam, yalan söyleyecekler yine. Malum.
Muhtemelen senin beni hala çok sevdiğinden falan bahsedecekler.
Unutamadığını, e zaten haliyle hiç unutamayacağını falan anlatacaklar uzun cümlelerle.
Bir kelimesine bile inanmadıkları uzun cümlelerle.

Sormam.
Salak değilim.

Beni unutma ihtimalinin olmadığını birilerinin bana anlatmasına ihtiyacım yok. Öyle bir ihtimal yok çünkü.
Mutlu olmadığını kimsenin bana ispatlamaya çalışmasına gerek yok.
Olmayan bir şeyi ispatlayamazsın.
Labda bunu öğreniyoruz biz.

Kimseye bana baktığın gibi bakmayacakmışsın, kimseye bu kadar değer vermeyecekmişsin.
Dürüst olalım, kimin umrunda ?
Benim değil, bence senin de değil.
Hele onun hiç değil.
Olsaydı, yanında olmazdı.

Kimseye sormama gerek yok, bizim başka olduğumuzdan falan bahsetmemin anlamı yok.
Çünkü öyle değil, dışına çıktığında anlıyorsun bunu.
Dışına çıktığında aslında diğerleriyle aynı olduğunuzu farkediyorsun.
Tahminen sen de farkettin bunu.
Farketmediğini düşlemek anlamlı değil.

Onlara sormama gerek yok, daha fazla yalan dinlememe gerek yok.
Çektiğim acıyı azaltmak için bu yalanlar, sonuçsuz çabalardan fazlası değil.
Ama anlamlı da değil.
Bu yalanları dinleyecek gücüm yok.
Kendime yalan atacak kafam yok artık.

Çok masal dinledim ben.
Çok masala inandım.
Çok masal biliyorum ben.
Senden sonrakileri yıllarca uyutacak kadar çok.
Kendimi yıllarca uyutabildim bu masallarla oğlum. Boru mu ?

Ben bir inancın yıkılışını izlemiş kadınım. Aslanım kaplanım.

Bana fotoğraflarındaki suratının bir maskeden ibaret olduğunu söylüyorlar.
Mutlu değilmişsin, gözlerinden belliymiş.
Benimle olduğun gibi değilmişsin artık. Abartıyorum, acı çekmemek için bana dair herşeyden kaçıyormuşsun.
Benim bu yalanlara ihtiyacım yok, iyi niyetli olsalar bile.

Bunlar merhem olmaz koçum. İşe yaramaz.
Tıp çaresiz bu konuda.

Aynı geyikleri onunla yapmadığını düşünmem için hiçbir sebep yok.
Onunla o kadar eğlenmediğini düşünmeme gerek yok.
Onu... veya seni düşünmeme de gerek yok.
Kurduğum krallığın kralını yargılayıp astım ben. Şimdi okuduğun satırlar böyle birinin elinden çıkma.
Onu bilerek oku. Kendimi kandırmıyorum ben.

Kimseye bir halt sorduğum yok. Kimsenin fikrine ihtiyacım yok.
Acı çekmemem için uyutulmam gerekmiyor.
İnsanların bana kıyamadıkları için felaket senaryoları kurmalarına gerek yok.
Kimseyi zor durumda bırakmak istemiyorum.
Aciz değilim.
Senden bir adım önde olduğumu düşünmüyorum, bunun hayalden öteye geçmeyeceğini biliyorum.
Benden daha kör olsaydın orada olamazdın.

Gerçek olan tek şey, şu an ne bok yediğine dair hiçbir fikrim yok.



thegirlinthebigbox

Pazar, Aralık 12, 2010

7 maddede 10 gün...



1 ) Alerji :
Türlü çeşit savunma taktiği olan vücudumuzun garibandan hallice zararsız maddelere verdiği tepki. Bu tepkiler bağışıklık sisteminin kapasitesine göre ve hassasiyetin mevcut olduğu maddeye göre değişebilir, ancak temelde kişi üzerinde bir şok etkisi/bünye üzerinde bir kendini-yoketme etkisi yaratır. Vücudun kendi kendine -durduk yere- verdiği bu amansız tepkilerden ve bunların etkilerinden kaçınmak için veya zararın neresinden dönülse kar zihniyetiyle iyileşebilmek için (ki ortada bir hastalık da yok ama neyse) antihistaminikler kullanılır.
Antihistaminikler uyku yapar, günde 18 saate kadar uyutabilir.
Benim gibi ölümden dönüp 10 gün evde kapalı kalmak istemeyen kişilere acilen bir alerji testi yaptırıp ona göre yaşamaları önerilir.

2 ) Film :

Kamera yardımıyla, bir yönetmen eşliğinde, hazır bir senaryoyu oynayan oyuncuların çekilmiş ve düzenlenmiş görüntüleridir. Pek çok alt türü bulunmaktadır.
Evde kapalı kalmak mecburiyetinde olan veya ağrı/sızıdan dolayı uyuyamayan kişilere tarafımca önerilir. Zihin kapasitesini arttırdığı ve hayat görüşü üzerinde pozitif etkisi olduğu gözlenmiştir.

3 ) Okul :

Eğitim ve öğretim kurumu. Ağır hastaysanız gitmek mecburiyetinde değilsinizdir, devamsızlık kapıya dayanana kadar.
Devamsızlık kapıya dayanınca şiş suratla konuşamayacak halde bile olunsa gidilmelidir. Gidilecektir.

4 ) İstanbul :


Türkiye'nin en güzel şehirlerinden biridir. Önümüzdeki hafta yeniden-hayata-dönme hediyesi olarak gidilecektir.

5 ) Bonibon :

Neşe kaynağıdır. Küçük, renkli şekerle kaplanmış çikolataların psikolojimiz üzerindeki etkisi yadsınamazdır. Öyledir.

6 ) Agatha Christie :


Artık klasikleşmiş bir polisiye roman yazarıdır. Uyuyamayan kişiler tarafından okunabilir. Uygundur.

7 ) Evde zaman geçirmek :

Kişinin kendini geliştirmesi için son derece uygun bir ortam. Ancak kişi yeterince geliştikten sonra artık evden çıkmalı, okula gitmeli, arkadaşlarıyla buluşmalı, hayata katılmalıdır. Zira yakında eve sığmayacaktır.



Luxcarlay

Pazartesi, Kasım 22, 2010

heisenberg ve schrödingerle difin vaziyeti üzerine...



"- Biz ne yapıyoruz burada ?"

Bir adam tanıdım ben. Tanıdım dediğime bakmayın canım, kim kimi gerçekten tanıyabilmiş ki şu hayatta ? Lafın gelişi işte. Geliş yönü belli olan ama gidişi meçhul tüm laflar gibi. Benim laflarım gibi, beynimden fışkırıp parmaklarımdan süzülen saçmalıklar. Saçmalayamamaktan ileri gelen fazlalıklar.

"- Cidden, biz ne yapıyoruz burada ?"

Evet, bir adam vardı. Aslına bakarsan hala var. Hep olsun zaten o adam. Bir türlü adam olamayanlara inat bir yerlerde hep varolsun o adam. Benim yanımda olamıyor ya, ona inat, bir yerlerde bir köşede varolsun.
Aynı dünya üzerinde yürüdüğümüzü hep bileyim ben, hep varolsun. Gerekirse sadece içimde varolsun ama hep olsun.

"- Dif kuzum, ne yapıyoruz biz burada ?"
"- Sus Mikado."

Gözleri güzel, elleri güzel, dudakları güzel. Hayır, en çok beyni güzel o adamın. Nasıl çalıştırması gerektiğini bildiği beyni "benim!" diyen güzellere bin basar o adamın. Oksijen israfı olarak etrafta gezenlerden, kendine ait bir tutam düşüncesi olmayanlardan, beynini uyuşturmayı seçmişlerden farklı bir güzelliği var onun.
Güldürürken düşündürenlere benzer, düşündürdükçe güzelleşen bir adam bu.

"- E yeter ama, daraldım ben burada."
"- Biraz dayanırsan seni biriyle tanıştıracağım."


Fiziksel dünyada benden çok uzaklarda, içimdeyse bana çok yakınlarda... Nerede olduğunu tam olarak bilemesem de, buralarda bir yerde işte. Zihnimin bir köşesinde, eli ruhumun üzerinde.

"- Bu ücra yerde mi bu kişi ?"
"- Kimse görmesin diye buraya koydum onu."
"- Arada bir buraların tozunu al bari."


Heisenberg'in belirsizlik ilkesi yönetiyor bu adamla ilişkimi. Çekirdeğin etrafında kendi spinleri üzerinde hareket eden elektronların aynı anda konumlarının ve hızlarının bilinememesi gibi bir ilişki. Onun içindeki yerimi ve onun bana olan hislerini aynı anda bilememem gibi.
Neler olup bittiğine dair bir fikrim olamaması gibi.
Belirsizlik... Gibi...

"- Ben buraya daha önce hiç gelmemiştim Dif."
"- Merak etme, ben de yaklaşık yüz yıldır falan gelmemiştim."
"- Zihninin tam olarak neresindeyiz şimdi ?"
"- Çok çok derinlerdeyiz sanırım. Yerimizi ben bile kestiremiyorum şu an."
"- Dönüş yolunu bulabilirsen sevinirim."


Schrödinger'in deneyi gibi. Kutuyu açmadığım sürece kedi %50 ölü, %50 diri.
Kutuyu açmadığım sürece onun için/onun hayatında %50 varım ben, %50 yokum. Oranlar sürekli değişiyor aslında, ama kesinlik hiçbir zaman sağlanamıyor.
Kutuyu açmadığım sürece.

"- Daha çok var mı ?"
"- Geldik sayılır."
"- Hakikaten iyi saklamışsın, burada kimse bulamaz onu. Mezarlık gibi burası be."
"- Evet, anı mezarlığı."
"- Bilinçaltına sıçayım senin."
"- Terbiyeli ol Mikado."


Küçüklüğümden beri hayal gücümün çok güçlü olduğunu söylerler, ne derece doğrudur bilemem. Ama hayal kurmayı hep sevdim, hala da severim.
Kutuyu açmadığım sürece hayal edebilirim.
Oranlar değişir, ben olası olanları hayal ederim. Edebilirim.
Hayır, ruh veya akıl hastası değilim. Gerçeklik algılarımın maaşallahı var. Hayal kurmayı hobi olarak yaparım ben.
Kutuyu açmadığım sürece hayal edebilirim.

"- İşte orada."


Benim o kutuyu açmaya hiç niyetim yok.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Related Posts with Thumbnails