akut solunum yetmezliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akut solunum yetmezliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 12, 2013

İç sıkıntısının elleri


Elini kolunu nereye koyacağını bilememenin verdiği iç sıkıntısı ancak çok önemli sınavlardan önce olur, çok önemli sınavlardan önce de insanın elini kolunu nereye koyacağını bilememesi şu an konumuzun dışında. Konumuzun içindeyse bu manasız ve ansızın gelebilen iç sıkıntısı var, bir de bu iç sıkıntısıyla nasıl baş edeceğini bilemeyen Haldun.

Haldun 32 yaşında, kimilerine göre hayatının baharında, kimilerine göre yarı yolda. Aslında nerede olduğuna dair bu fikirlerin hiçbiri Haldun’un umruda değil, onun daha ciddi karın ağrıları var. Tırnaklarını artık dipten kesiyor, yiyecek tırnağı olmadığı için burnunu kaşımayı huy edindi, burun kenarları hep yara. Onunla ilgilenen bir kadın olsaydı oralara krem sürmesini söylerdi, Haldun kadını dinler miydi bilemeyiz. Kadının Haldun’la ilgilenmesi Haldun’un da kadınla ilgileneceği anlamına gelmiyor sonuçta, ki ilgilense bile önerdiklerini uygulama olasılığı pek yok. Ama bir kadının Haldun’la ilgilenmesi iyi olabilirdi, en azından bazı hormonları daha dengeli kalabilirdi. Belki akşamları eve gittiğinde önceki günden kalma lahmacunu ısıtmak yerine ev yemeği yiyebilirdi, ya da haftada bir banyosunu sararmamış bir küvette yapabilirdi. Olasılıklar üzerine düşünmeyi pek sevmiyor gerçi Haldun, iç sıkıntısını önemli düzeyde arttıran haller bunlar, iç sıkıntısı arttıkça kendini nereye koyacağını bilemiyor. Koltuğunun altında gazetesi, cebinde sigarası, deniz kenarında bir masaya oturup bir çay içebilmek için neler vermezdi, ama çay midesini ağrıtıyor, sigara astımını azdırıyor, gazetede yazan haberler gece uykularını kaçırıyor.

Boylu poslu, kapı gibi dedikleri cinsten bir adam, iri mavi gözleri annesine çekmiş Haldun’un. İki güne bir traş ettiği sakalları saçları gibi simsiyah, az uzayınca kıvırcıklaşıyor. Dışarıdan bakıldığında bekarlığının tadını çıkarıyor, üstelik yakışıklı, üstelik işi var gücü var, üstelik saygılı, efendi. İçeride Haldun’un boğazına bir şeyler düğümlenmiş, nefesi sürekli daralıyor, duvarlar üzerine üzerine geliyor. Aynaya yalnızca traş olurken bakıyor, traşı yalnızca patronu istediği için oluyor, içinin sıkıntısıyla kendini nereye koyacağını bilmiyor. Bir kadın Haldun’la ilgilenseydi her şey çok daha farklı olabilirdi, artık evlenip çoluk çocuğa karışması gerektiğini söyleyen mahallenin babacan bakkalı da yardımcı olmuyor, Haldun bakkalın bu arsız ilgisinden bunalıyor. Aslında alt katında oturan ev sahibinin yeni boşanmış kızı Haldun’la ilgilense her şey çok farklı olabilirdi, ama ilgilenmiyor. Haldun ne yapacağını bilmiyor, geçenlerde kirayı verme bahanesiyle evlerine çay içmeye bile gitti, ama kadın yüzüne bakmıyor. Haldun eve gidiyor ve ayakkabılığın aynasını kırıyor, kendi yüzüne bakmaya dayanamıyor.

Uzun zamandır bir hayali var oysa ki, bir dağ evine yerleşmek istiyor. Yanına güzel bir kurt köpeği alıp içini sıkan her şeyden uzaklaşmak istiyor. Ama gidemez Haldun, çünkü nefesi daralıyor, ölüm korkusu o kadar güçlü ki nefret ettiği insanların yanında yaşama bağlı kalıyor. Tek başına duramıyor Haldun, tırnaklarını dipten kesiyor, bu şekilde yaşayamıyor. Yaşı 32 olmuş, babacan bakkalın dışında kimsesi kalmamış, yeni boşanmış kadınlardan bile ilgi görmüyor.

Aslında o kadar büyütülecek bir şey değildi ama Haldun öyle görmüyor. Altı üstü bir şakaydı, kadın kim bilir kaç adama söylemişti bu sözü, ama Haldun sindiremedi işte. Geneleve gitmeyi zaten kendine yediremiyor, bu yüzden altı yedi ayda bir gidiyor, gittiğinde de işi on dakika bile sürmüyor. Ama bu defa işe başlayamadı Haldun, kadın da böyle bir erkek güzelinin iktidarsızlığına kayıtsız kalamadı, önce kahkahayı bastı, sonra lafını yapıştırdı. İçi çok sıkılıyor Haldun’un, kadın bunu bilemezdi, ama anlatmaya çalıştığında dinleyebilirdi en azından. Parasını peşin öder hep Haldun, kadınlar da paralarını aldıktan sonra işin ne kadar sürdüğüne bakmazlar. En azından dinleyebilirdi kadın, parası cebindeydi sonuçta. Yine de çok önemli değildi, ama Haldun öyle düşünmüyor. Kadın Haldun’la birazcık ilgilense her şey çok farklı olabilirdi, belki şu an ölü olmazdı mesela, defalarca yumruklandıktan sonra boynu kırılmamış olurdu belki, bir sonraki müşterisine hazırlanmak için ayna karşısına geçerdi yeniden.

Hapishane çok sıkıcı, çok bunaltıcı. Duvarlar insanın üstünden geçiyor artık, geceleri nefes alamıyor Haldun. Tırnaklarını artık dipten kesemiyor, koğuşta alay ediyorlar “kız gibi” tırnak kemirmesiyle. Ellerini kucağına indiriyor, sonra iki yanına koyuyor. Elini kolunu nereye koyacağını bilmiyor Haldun, içi çok sıkılıyor.


"- İnsanların çıldırma haklarını onlara bırakınız."


Pazartesi, Haziran 11, 2012

terapi günlükleri #2 tanı...


“Alkolün sertleştirdiği, sigaranın
boğduğu bir ses, dumanın hasına adanmış
bir gırtlaktan çıkıyor ve çağlar ötesinden
gençlik ruhunun nasıl koktuğunu
anlatıyordu, hiçbirimiz o sesi unutamayız.”
-Mikado

Bir zamanlar birilerinin sözlüğünde üç beş kelimeden ibarettim. Dudaklarımdan dökülmeyen isimleri vardı birilerinin, bir zamanlar ben kendimi onların yazgısına hapsetmiştim. Bazı cümleler vardı birileri tarafından yazılmış, ben kendime o cümlelerden modaya uygun kıyafetler dikmiştim. Birilerinin gözleri kor olup saplanmıştı zihnime, birilerinin yaşanmışlıkları yolumu aydınlatsın isterdim. Kendime tapınacak putlar yapardım boş zamanlarımda, yaşam alanımı bir çeşit Kabe’ye çevirmiştim. Bilinen her şeyi bilmeye, bilinmeyen her şeyi çözmeye yeminler etmiştim herkesin önünde, bunları herkes bilsin istemiştim. Gün gelip de bu yeminler tarafından tutuklandığımda, zindana kendi ziyaretime sadece ben gitmiştim. Zamanın birinde baroya kayıtlı avukat kesilip, herkesin bildiği kadarından ibaret olduğuma ikna edivermiştim kendimi, asıl çözmem gerekenin kendi benliğim tarafında şifrelenmiş olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Tanıdıklarımın bazılarını kendime yaratıcı seçerdim, sonra tüm zamanımı yaratılış destanları yazmakla geçirirdim. Yaratıcı olarak seçilemeyen kişileriyse bu destanların baş kahramanları yaparak ödüllendirirdim, onların bu ödülü hak edişlerine inat, kendime ornitorenk rolünü verirdim. Kendi kendime var olmuş olabileceğime hiç ihtimal vermemiştim doğrusu, kendi kendimi hiç görmemiştim. Kendimden bihaber geçirdiğim her bir anın canıma kast edişini izlemekle yetinmiştim, dürüst olmam gerektiğinde kendimi özellikle es geçerdim. Aslında kim olduğumu ezbere bilirdim, sorduklarında hiç tereddüt etmeden cevap verirdim, ben hiç kimseydim. Değil üzerinde düşünmeye, hakkında konuşmaya bile değmezdim. En iyisi beni boş verelim gitsindi, zaten beş para etmezdim. Kendime bakış açım acınası derecelerde seyrederken, ben düzenlediğim müzayedede kendi değerimi kaybetmiştim.
Birilerinin varlıkları zihnimde ışık hızında bölünerek çoğalırken, ben akut solunum yetmezliğinden ölmek üzereydim.
Söylediğim hiçbir şeyin size anlamlı gelmediğinin bilincindeyim, aslında söyleyemediğim pek çok şeyin gerçekte anlamlı olmadığının da bilincindeyim. Cümlelerim ifade edemediklerimin yansıması değil, ancak yalancısı olurlar. Yazının bu son satırlarına geldiğinizde “Bu defa güldürmedi.” dediğinizi duyar gibiyim, bu defa kuru kuruya düşündürdüğüm için tüm özürlerimle...
Öperim.

Mart 2012



Salı, Mayıs 22, 2012

terapi günlükleri #1 rehabilitasyona giriş...

Sabahtan beri önüme gelen herkese erinmeden gocunmadan anlattım, madem siz de önümdesiniz size de anlatayım, sizin diğerlerinden neyiniz eksik? Benim gerçekten bir sıkıntım yok, aslında hayatımdaki her şey bir yol benimsemiş, huzur içinde o yolda gitmekte. Sadece sırtım ağrıyor, hepsi bu. Bu hastane ortopedi uzmanı kaynıyor, kardiyoloji uzmanından geçilmiyor, ne yana dönsem ayrı bir KBB’ciye çarpıyorum, beni neden size getirdiler hiç anlamadım. Ayrıca altı üstü sırtım ağrıyor, her anabilim dalının her bir doktoruna görünmeme ne gerek var? Niye bu kadar abarttığınıza da anlam veremiyorum doğrusu, galiba başka işiniz yok. Her neyse.
Az önce doktor beye de söyledim, elime bu reçeteyi tutuşturup size pasladı beni, anksiyetem bozukmuş. Halbuki muhtemelen akciğerlerim su topladı, kaburgalarımın bir kısmı kırık ve o arada sinsi kalp kapakçığım kendini imha ediyor, bunun anksiyeteyle ne alakası var? İç organlarımın anksiyeteleri bozuksa, iki durup bir bana atarlanıyorlarsa bilemeyeceğim tabi, ama bence yedi milyarda bir görülen çok nadir bir hastalığım var ve siz beni nefes egzersizleriyle oyalayarak literatüre geçme şansınızı kaçırıyorsunuz. Yarın bir gün bu trilyarda bir görülen ender hastalıktan öldüğümde “Dediydi de biz dinlemedik.” dersiniz. İşte o zaman ne kadar ileri görüşlü olduğumu anlarsınız, anladığınızla da kalırsınız.
Sadece sırtım ağrıyor, inanın başka hiçbir derdim kederim yasım yok, vallahi de billahi de yok. Keyif içinde günümü gün etmek suretiyle hayatın tadını çıkarıyorum. Ara ara sinirimi bozan şeyler mi? Yani, tabi ki, herkesin olur, benim de var. Benim de sinirim var sonuçta, bozulabiliyor, ben de insanım, en azından dışarıdan bakınca insana benziyorum bence. Neyse, demek istediğim... Peki, bahsedelim biraz.
Mesela insanlar var, onlardan hiç beklemediğim şeyler yapıyorlar. Çok kızıyorum, çok üzülüyorum, ama hemen ardından aslında bu davranışların o kadar da beklenmedik olmadığını, çünkü daha önce de aynı şeyleri defalarca yaptıklarını fark ediyorum. Farkındalıklarıma şaşıp kalıyorum.
Şimdi mesela size burada kimden bahsetsem bilemiyorum. Kimi övsem, kime sövsem, şuradan kalkıp kimi dövsem seçemiyorum. İnsanlar o kadar çok ki, inanın döv döv bitmezler. Boru değil, dünya nüfusu olarak yedi milyara yakınsıyoruz ve bu yedi milyarın %83’ünün benden daha cüsseli olduğunu varsayarsak dövme işi yalan olur. Ayrıca övmek yada sövmek eylemlerine değil de dövmek eylemine bu kadar takılmış olmam benim kişiliğimdeki şiddet yanlısı yönü apaçık ortaya koyuyor, kendimi çıplak hissediyorum. Kendimi çıplak hissetmeyi sevmiyorum, şu an bana sevmediğim şeyleri hissettiren insanları dövmenin tam yeri bence. Neyse.
Bazı anlarda bazı bazı durumlar ortaya çıkıyor, ben ne yaptım da böyle oldu anlayamıyorum mesela. Algımda bir sorun olduğunu da zannetmiyorum açıkçası, zira oldukça seçici geçirgen bir algım var. Bunun ne olduğunu soranlara hemen çay süzgeci örneğini veriyorum ve bir on beş dakika kadar bunu açıklıyorum, ama sizi bu ızdıraptan mahrum bırakmak adına sadece örneği vereceğim. Çay süzgeci.
Mesela bazı anlarda –bunlar yukarıda belirttiğim bazı bazı durumların yaşanmadığı anlar oluyor genelde- şapkayı önüme koyup düşünüyorum, ama bu anlar fazla düşünmeye gelmiyor galiba. Hemen kafam karışıveriyor, ben de düşünmeyi bırakıyorum. Sonra vay efendim düşüncesiz oluyorum vay efendim düşünmeden hareket ediyorum. Bana bunları diyenlere beni yargılamadan önce benim kafamla düşünmelerini söylüyorum ve bir sonraki şikayet konuma geçiyorum.
Mesela kimseye çaktırmıyorum ama, yalnız ölmekten çok korkuyorum. Sonra aklıma hali hazırda yalnız olduğum geliyor, bu defa direk ölmekten korkuyorum. Türlü çeşit şikayetle doktora gidiyorum, doktor bilumum testlerin ardından sapasağlam olduğumu söylüyor ve elime bir kutu ilaç tutuşturup beni size, sonra da evime yolluyor. “O kadar sağlamsam bu ilaçlar neden?” demiyorum, diyemiyorum. Onun yerine kendime “Adam geçen çağdan beri tıp okuyor, ondan daha mı iyi bileceksin?” diyorum. İlaçların yalnızlığımı nasıl dindireceğini çok merak ediyorum.
Demek istediğim, siz inatla anlamasanız da, benim sadece sırtım ağrıyor. Arada bir nefes alamaz oluyorum, tünelin ucundaki ışığı yalandan bir görüveriyorum, sonra geçiyor. Tek sebebi sırtımın şu geçmez bitmez ağrısı, biliyorum, ağrıdan geceleri uyku uyuyamıyorum, gündüzleri yataktan çıkamıyorum, sürekli ağlıyorum. Şu ağrım geçsin başka bir şey istemiyorum, yemin ederim başka hiçbir derdim yok. Hayatımdan çok memnunum ben.

22 Ocak 2012



Çarşamba, Kasım 09, 2011

katty'nin intiharı #5 sonun başlangıcı...



Sekiz gün yedi gece. Yedi gün altı gece. Altı gün beş gece...
Biri sağ yanını mesken tutmuş, gördüğü her hatana alkış tutuyor. Biri arkana geçmiş, senin görmez tarafından bulduğu her fırsatta intihar ediyor. Nicedir beklediğin o uğruna ölünesi övgüler sövgülere karışmış, bilinmeyen uzaklardan kulaklarını tırmalıyor.
Günler gecelere bulanmış, geceler zihnine bulaşmış, yüceltilen zekanın her bir ilmeği bir yeni kördüğüme gebe. Kendine duyduğun güven geçirmiş kafasına bir siyah çuval, giyotinin başında hazır ola durmuş. Kendine duyduğun güven giyotinin başında tam da yerini bulmuş. Hala bulamadığın şu çok efsane amacın birilerinin arzularına araç olmuş, şimdi boş zamanlarında kendi hayatına renk katmak için senin kanını emiyor.
Sen bunları hak etmedin. Sen bunları hak etmedin.
Sen hiçbir şeyi hak edemedin.
Hukukun onlara verdiği yetkiye dayanarak yetmiş iki milletin egemenliği altına girmişsin. Sen vermen gereken kurtuluş savaşında hükmen yenilmişsin. Sahne ışıkları altından gelen birileri sana nice roller yazmış, sen elemeleri geçememişsin. Yaşadığın her an önüne yepyeni yollar açan bir Tanrı varmış, sen inanmayı reddetmişsin.
Beş gün dört gece. Dört gün üç gece...
Çıldırmanın eşiğini kim ne zaman bu kadar yükseltmiş? Deliliğe düzülen övgüler ne zaman bu kadar popülerleşmiş? Kendine geldiğinde istikrarından hiçbir şey kaybetmemiş olacağına olan inancınla kendine duyduğun sonu gelmez saygının arasındaki bağlar çoktan kırıldı. Hani mükemmel mantık örgün Faraday kafesi gibi zihnini dışarıdan gelen saldırılara karşı koruyacaktı?
Tarih ve tekerrür iki büyük kavramdı, insanlığın en büyük hatası bu iki kavramı birbirlerine bağlamak oldu.
Yine boşluktasın, yeniden boşluktasın. Gerçekten bu kadar ucuz kurtulacağını mı sanmıştın?
Üç gün iki gece. İki gün bir gece...
Burası sınır, burası son, bulunduğun bu nokta sonsuzlukla eş anlamda kullanılıyor. Kimse sigarana ateş tutmayacak burada, kimse cebindeki az kullanılmış peçeteyi seninle paylaşmayacak. Burası tüm varoluşlarının kendini tükettiği yer, sen burada artık var olamazsın. Sen burada artık ölemezsin. Senden başka kimsenin anlamını bilmediği o dört duvar sana mezar bile olamaz. Burası bir gece, burası hep gece. Burada zaman sonsuz, karanlık sınırsız. Burası senin içindeki kara deliğin katılaşıp somutlaştığı kırılma noktası.
Sen buraya kendin geldin. Sen buraya bilerek, isteyerek geldin.
Sen buraya geri kalanları bırakmaya geldin.
Bir gece, bir gece. Bir gece, tek gece. Gece, hep gece...
Kendi içine son kez çöktün, seni kimsenin çıkarmasını bekleme. Burası senin kendi sonsuzluğun, burası senin için tek gerçek son aslında. Ve buradan da çıkmayı başarabilirsen, sana söz veriyorum, bir daha asla geri dönmeyeceksin.


Her son kendine özgü bir yolla başlar, mesela bir diğer sonun başlangıcı.


Çarşamba, Ekim 05, 2011

bir gecenin tükenmesi...


Ben senden bir şey beklemedim, sen de bana bir şey vermedin zaten. Elimde bin yıllık bozuk bir telsizle metrelerce karın altından sana yardım sinyalleri göndermem anlamsızdı, senin telefonun teknolojinin geldiği son noktayı çoktan geçmişti çünkü. Senin sörf yaptığın bir internet vardı, ben Kuzey Buz Denizi’nde tecavüze uğruyordum, üstelik bu buz dağının sadece görünen kısmıydı.
Benim senden yana hiçbir beklentim yoktu, gerçekten. Sen de zahmet edip bir su getirmedin zaten. Halbuki Sahra Çölü’nün ortasında da değildim, sadece kendi içime çökmüştüm yine. Sen belki bilmiyorsun ama, benim içimde de kutup ayıları vardı. Bedevilikten çok uzak olmam önemli değildi, sen hep kutup ayılarının tarafındaydın zaten.
Hakikaten, ben beklentilerimi sıfıra indirmiştim. Bu senin de işine geldi zaten. Haklı davamın sonunda müebbet yedim ben, sen o sırada rakı masasında kim bilir kaçıncı yüzyılın adalet anlayışını tartışıyordun. Benim rakıya sözüm yoktu, rakının mideme garezi vardı sadece. Sen bu defa da rakının tarafını tuttun, ben de sabaha kadar mideme boşalttığın kurşunları kustum işte.
Hiçbir şey beklemiyordum ben, senin de istediğin buydu zaten. Ben oturmuş Babil Kulesi hakkında düşünüyordum her zamanki gibi, insanların ayrı dillerde konuşmalarını ayrı düşüncelere sahip olmaları şeklinde yorumluyordum. Sen ağzımdan çıkan sözcüklerden yaptığın kafese tıktın beni, üstelik kafes altından bile değildi. Birilerinin atası yine doğru söylemişti, söz ancak gümüş olabilirdi ve benimkiler o kadar bile iyi değillerdi.
Beklentinin kırıntısı bende mevcut değildi, sen de alacağını almıştın zaten. Muson yağmurlarının etkisi altındaydım ben, seninse kendini masaj salonlarına atman bir an sürmüştü. Hibakusha'lardan bahsederken beni dinlememeni anlayabilirdim her zaman, ama Nagasaki’ye benimle birlikte yerleşmek istememene kırılmıştım doğrusu. Kendimi bile kandırmıştım oysa ki, ben çoktan bir beklenti yumağına dönüşmüştüm, sense gitmeyi en başından kafana koymuştun zaten.

18.09.2011


Pazartesi, Eylül 05, 2011

kaçınılmazın gerekçeleri...



Bitmek tükenmek bilmeyen geceler vardır, bilirsiniz. Böyle gecelerde uzun uzadıya düşünmek gerekir, böyle gecelerde uzun uzadıya düşünmekten başka bir şey yapmamak gerekir. Böyle geceler beraberlerinde boyu uzun düşünceleri  getirir, size ise dünden razı bir misafircesine bulduklarınızla yetinmek kalır. Olur da bir çılgınlık yapıp yetinmezseniz sonunuz gerçekten kötü olabilir, zira böyle geceler içinizde büyüyen arsızlığın kökünü kurutmak için birebirdir.
Kaçınılmaz idamımdan hemen önceki gece işte böyle bir geceydi. Aslında isabet olmuştu, böyle bir geceyle layığımı bulmuştum, çünkü kaçınılmaz idamımın gününe hatta saatine bile karar vermiş olmama rağmen suçum hala sabit değildi ve infazdan önce suçumu sabitlemem bu zavallı boynumun biricik borcuydu. Takdir edersiniz ki, kaçınılmaz idamımdan sonra suçumu sabitlememin bir anlamı yoktu, bu yüzden böyle bir gece benim için idealdi. Değerini bilmeli, hakkını vermeli, hatta gerekirse şükretmeliydim. Hem nasıl olsa böyle bir gece bunların hepsini yapabileceğim kadar uzundu.
Uzun uzadıya düşündükten sonra vardğım sonuç oldukça şaşırtıcıydı, ama gerçekliği de su götürmez nitelikteydi. Bilirsiniz, gerçekliğin niteliği her zaman önemlidir, ne kadar şaşırtıcı olursa olsun.
Her neyse. Suçum, açık ve seçik bir biçimde, meyildi. Bir suçu gerçekten hakkını vererek işlemekle işleyebilecek kapasitede olmanın arasındaki tel örgünün üzerinde yaptığım cambazlıklardı. Bana duyulan güvenin camına çektiğim şuttu, birileri ben o şutu çekmeden önce şu nankör topumu kesmeliydi, hem de acilen. Etrafımdaki herkesin binbir çeşit düğümle bana bağladıkları inanç iplerini kesmeme yarayacak makasın cebimde olmasıydı. Başkalarının iyilik kavramıyla benim kötülük kavramımın arasındaki gizli geçitlerde saklıydı. Meyil, benim yokuş aşağı son hızla giden freni patlamış bir kamyona dönüşme olasılığımdı ve benim suçum bu olasılığı her zaman içimde barındırmamdı. 
Aklımdan geçen renkli düşüncelerin ahenkli altyazılarında gizliydi bu meyil. Elimde tuttuğum, ince camdan yapılmış, manevi değeri bol bardağı bir anda yere düşürüp kırabilme ihtimalimdi aslında, el kaslarımı kontrol eden sinirlerin bir anda beynime karşı gelebilecek olmalarıydı. Geçmişle geleceğin kesiştiği noktada Pandora’nın kutusundan üzerinde benim adım yazılı olan etiketlerle çıkanlardı. Geçmişimin geleceğimi arzulama sebebiydi, geçmişimin geleceğime tecavüz etme sebebiydi. İçimdeki kahinin makamını bu kadar uzun süre muhafaza edebilmesinin kaynağıydı meyil ve o kahin o makamda oturduğu sürece ben parmaklıkların ardında yaşlanmaya devam edecektim. Zira, meyil kayıtsız şartsız benimdi ve bu da beni suçlu yapan asıl şeydi.
Hakkımdaki suçlamalardan beraat etmemi engelleyen savcı, benim meyilimin hukuk tahsili yapmış haliydi. Girdiğim sınıfta bu dersi kaçıncı defa aldığımı soran hoca, meyilimin akademik kariyerinin zirvesindeyken girdiği kılıktı. Birkaç kere buluştuktan sonra telefonlarıma cevap vermeyen adam, cebinde meyillerime dair uzun bir liste tutan kişiden başkası değildi. Bu defa dikkatli olmam ve aynı hataları tekrarlamamam için bana yalvaran arkadaşlarım meyillerimi saptama konusunda mükemmel bir yeteneğe sahiptiler ve maalesef ki beynimin yönetim kurulu üyeleri onların en kıymetli destekçileriydi.
Meyillerim söz konusu olunca, en güvenilir harita geçmişimdi. Meyillerim söz konusu olunca, bilirkişiler canlarını yaktığımı tüm dünyaya haykırarak iddia edenlerdi. Meyillerim söz konusu olunca, bilirkişi raporu her zaman aleyhimeydi ve inanın, sadece bu bile beni kötü biri yapabilirdi. Aslında dürüst olmak gerekirse, sadece bu bile ebemin kötü yola düşmesi için yeterli bir sebepti. Meyillerim söz konusu olunca, altımdaki tabureyi devirecek cellat bile son isteğimi sormayabilirdi. Meyillerim söz konusu olunca, darağacının başıma yıkılması işten bile değildi.
Gecenin sonunda istediğim sabitliği elde etmiştim işte, suçum kesinlikle ve sadece meyildi. Ben bu meyilden dolayı suçluydum, ve her zaman da suçlu olacaktım. Meyillerimin her biri, gelecekte işleyeceğim suçlara paha biçilmez birer referanstı ve idamım bu yüzden kaçınılmazdı.


















Not : Üstteki parça eskisi gibi her yazıya bir parça koymamı isteyen insan içindir. Evet, ben de soundcloud.com'la uğraşmayı özlemişim.

Pazar, Ağustos 14, 2011

katty'nin intiharı #4 kehanet...


Az önce cenneti terk etmiş bir melek kılığında usulca sokulacağım yanına, beynini delen o yağmurdan korunması için başının üzerine tutacağım şemsiyemi. Minnettar gözlerle bakacak yüzüme, artık sadece bir av olduğunu bilmeden. O minnettar bakışlarını asla unutamayacağım, ölüm anıma kadar yakama yapışacak iki el olacak gözleri.

Gözleri aklıma gelecek, ben senaryoyu yazacağım. Gözleri aklıma girecek, ben değişkenleri belirleyeceğim. Gözleri içime işleyecek, ben planımı yapacağım. Gözleri beynimi delerken ben zarları sallayacağım.

Gözleri beni boğarken, ben onun yıkımını başlatacağım.

Çocukluğunda dinlediği ama hiç unutamadığı bir masalla giydirecek beni, ben tüm zarafetimle açık yaralarımı kuşanacağım. En kapanmaz yaralar kamufle edecek yıkımında kullanacağım silahlarımı. O, yapımımda emeği geçen herkese teşekkür ederken, geçmiş zamanın küflü ağızlarından kendisine edilen bedduaların ete kemiğe bürünmüş hali olduğumu asla göremeyecek.

Fonda Lethe çalarken, ben en sevdiğim enstrümanın savaş davulu olduğunu ona asla söylemeyeceğim. O kollarına yer etmiş porselen bebeğe kırmaya korkarak sarılırken, herpetologlar koynuna giren yılanın türünü saptamaya çalışacak. İçimdeki çürümüşlüğün kokusunu ciğerlerine çekecek ve mutluluktan başı dönecek. Bense o sırada ondan emdiğim kanın yerini yaratılışımdan gelen zehirle dolduracağım. O, mutluluğa tapınırken nasıl zehirlendiğini asla bilemeyecek.

Saçlarını okşayarak anlatacağım ona aşık olduğu kadının nasıl bir seri katil olduğunu. Anlatıldıkça mantıklı gelen bahaneler bulacağım yarattığım katliama, dinledikçe mantıklı bulacak işlediğim cinayetleri. İnanmak isteyecek çünkü, bahanelerime inanmak isteyecek.

Gözleri bana inanmak isteyecek. Ben gözlerini görecek ve kendimden nefret edeceğim.

Ansızın terk edeceğim onu, asla gitmeyeceğime inandırdıktan hemen sonra. O, zavallı, yokluğumda alamadığı nefesiyle beni geri döndürmek için yakarış çığlıkları atacak ve ardımdan ettiği tüm dualarda ölmüş olma arzusu ön plana çıkacak, bunları garanti edeceğim. Giderken yanıma alacağım tek şey gözleri olacak, o gözler boynumda bir pranga ihtişamıyla parıldayacak. Onunsa derin kuyulara taş çıkartan göz çukurları bomboş kalacak, saygı getireceği yerde lanet çekecek bir çift savaş yarası. Hiçbir doğal merhem o yaraları kapatmayacak, hiçbir şiirsel nutuk acılarını dindirmeyecek.
Sonunda o da afili bir maske takacak, ve orduya katılacak. Unutulmuş bir zamanda gözlerimi kaybettikten sonra, benim de yaptığım gibi.


Asla sevgilim diyemedim sana sevgilim, sadece sen gitmeden önce gizlice gözlerimi cebine koyabildim, o kadar.




Pazartesi, Ağustos 01, 2011

iş hukuku...


Aslında genelde cümle kurmayı pek bilmezdi. Anlamını sözcüklerine değil, sesinin tonuna bağlamayı tercih ederdi. Bu onun bileceği işti, tercihlere karışmak benim işim değildi.

Bazı insanlar güneşe yönelirdi, o kendine yönelirdi. Benden de aynısını yapmamı, yani ona yönelmemi beklerdi. Beklentileri boşa çıkarmak benim işimdi, ancak o söz konusu olunca işimi gücümü bıraktığım bilinen bir gerçekti. O genelde benim işlerimi pek bilmezdi.

Üzerine düşeni yaptığına dair inancı, sarsılamazdı. Buna rağmen bir şeyler yaptığı görülmüş şey değildi. Yaptıklarını yapmadıklarıyla karıştırıp ağzıma layık soslar hazırlardı, ben o sosları anlattıklarının üzerine döküp yemeye bayılırdım. Hazımsızlıktan şikayet etmek işten bile değildi.

Aslında bol bol itiraf etse de, o beni pek sevmezdi. Her fırsatta sevgisinden hiçbir zaman şüphe duymamışlığımı alır, güzelce yontar, sopa niyetine beni onunla döverdi. Ben ne zaman orantısız güç kullanımından dolayı şikayetçi olsam, orantısız aşk oyunlarının baş karakteri olur, işlemediğim suçların cezalarını çekerdim. Çünkü suç işlemeye meyilliydim. Suç, benim için bir işten daha fazlası değildi.

Boş zamanlarında boşluğa iniş partileri düzenlerdi. Bu partiler iki kişilikti, davetiyenin diğeri bendeydi. Bana verilen bu onurdan taç yapıp kendimi yüceltmektense indiği kuyunun başında dibini görmeden çıkabilmesi için dualar etmeyi tercih ederdim, O uzattığım yardım ellerini edepsiz hareketler yapmakta kullanırdı. Sonra bir köşeye oturup bileklerini keserken, benim için aldığı sapı güllü tabancanın süslü paketini açmamı seyrederdi. Kafaya sıkmak o an, sadece basit bir işten ibaretti.

Bizi överken aslında kendini överdi. Bana söverken genelde ruhumu ezerdi. Birlikte olma fikri O’nun için bir öfke terapisiyken, benim tanıdığım bazı parazitler daha insaniydi. Ama hakkını vermeliydim, tükürdüğümü yalamayı bana öğrettiğinden beri bu dükkanda işler daha iyiydi.

Dürüst olmak gerekirse, biz bir anonim şirkette hissedar, kar etmek için birbirini satan iki iş adamı idik. Benim bilincim O’nun iş yeriydi, O ise benim için işini yapan bir idam mangasından daha fazlası değildi. İkimiz de artık kendi işlerimize bakmaya karar verdiğimiz anda, ortaklık bitti.


Cumartesi, Temmuz 23, 2011

deneysellik üzerine...


Aslında, geceden yana büyük ümitlerim yoktu. Temelinde çift kişilik bir intiharı barındıran kavurgan bir aşktan paramparça çıkmış ve köhne bir odada terk edilmiş eski bir sevgili bana ne verebilirdi ki? Odanın köhneliğinde kendini bulmuş ve beni her katledişinde biraz daha kıvanan bir aşktan söz ediyorum.

Kendilerine duydukları kıvançtan kıvranan insanlar tanıdım. Sonunda aynadaki görüntülerini yediler.

Gerçi, geceyle bir alıp veremediğim de yoktu. Ana rahminden hallice bir sığınakta olası bir ihtiyaç anında arayıp da bulamayacağım şey ne olabilirdi ki? Anne şefkatinin eksikliğinden çok, anne kokusunun yoksunluğuydu beni ona bağlayan. İki derin yarayı birbirine bağlayan, kopmaz, kırılmaz, titanyum bir zincirden bahsediyorum. Kastettiğim tam olarak bu.

Açık yaralarla etrafta kırıtan insanlar tanıdım. Sonunda derin uçurumlardan aşağı uçtular.

Dürüst olmak gerekirse, geceye dair pek bir şey hissetmiyordum. Okunan bir yazının her kelimede biraz daha anlamsızlaşmasından çok, bomboş bir sokakta patlatılan bombanın yankısına benziyordu hissizliğim. Demek istediğim sokaklar dolusu insanın cenazeme gelmesi ve o cenazede kayda değer hiçbir duygunun açığa çıkamaması. Bundan bahsediyorum.

Hislerimden merdiven yapan insanlar tanıdım. Sonunda bana tepeden el salladılar, ben de onları alkışladım.

Gerçekten, gece bana hiç mi hiç çekici gelmiyordu. Var olmanın zıddını yokluk olarak kodlayan bir dilde var olamamayı açıklamaya çalışmak gibiydi kendisi. Buna dair süslü cümleler kurulabilirdi ve tek başına hiçbiri anlatabilmek için yeterli değildi. Size daha önce var olamamayı açıklamaya çalışmış mıydım? Kendime bile açıklayamadığım bir kavramdan söz ediyorum.

Gidişlerine kendimi ikna edemediğim insanlar tanıdım. Sonunda bir falcı dönüşlerini haber verdiğinde ağlamaya başladım.

Açıkçası, gece bana bir anlam ifade etmiyordu. Yoksunluğun krize dönüştüğü noktada acısını dindirecek hiçbir sebebi benimseyemeyen bir bağımlının gözlerinden görüyordum onu. Yarım kalan bir sigaranın kesinlikle buralarda bir yerlerde olduğuna dair boş bir inançtan söz etmiyorum. Ben daha çok umarsızca bir ağrı kesici aramayı anlatmaya çalışıyorum burada.

Anlamsızlıklarını acılarıyla donatıp sayfalarca anlatan insanlar tanıdım. Sonunda beni de kendilerine benzettiler.


Pazartesi, Haziran 13, 2011

katty'nin intihari #3 tahribat döngüsü...


İfade edememek çok zor. 

Bir şeyleri anlatamamak, bir şeyleri kusamamak, bir şeylerden kurtulamamak. Bir şeylerin sana yönelik nefret dolu tavrı. O şeylerin aslında her zaman pusuda beklediğini bilmek, zamanı geldiğinde seni boğmalarına izin vermek zorunda olmak. Zorunlulukların hayatını yaşanmaz kılma çabası ve bu çabayı başarısız kılmak için sadece senin çırpınman. Zaten başka birinin bunun için çırpınmasının saçma olması, zira bunu yapabilecek tek kişinin kendin olduğunu bilmen. Kelimelerin cümle içinde asla doğru yere oturamaması, anlamın başını alıp gitmiş olduğunu fark etmenin dayanılmaz sancısı. Bu sancıyı dindirecek bir ağrı kesicinin hala keşfedilememiş olduğu gerçeğiyle yüzleşmek ve bir yüzleşmenin aslında bir yıkımın başlangıcı olduğunu bilmek. Her sonun aynı zamanda bir başlangıç anlamına gelmesi ve inançlara bağladığın sonsuz güven ipinin aslında o kadar da sonsuz olmadığını fark etmek. Sonsuzluğun, sonu olan bir kuyuda hayat bulabileceği ve o hayata devam edebileceği düşüncesi, bu düşüncenin kendi hayatına bir türlü devam edememiş olan sana kaybettirdiği özgüven. Devam etmenin bazen gereksiz olduğunu ispatlayan yaşanmış hikayeler, bu yaşanmış hikayeler üzerinden yapılan olası gelecek tahlilleri. Bir falcının imdat çığlıklarına kayıtsız kalamayışı, o falcının tam teşekküllü bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden kaçmış bir şizofren olma olasılığı. Olasılıklar evreninin beynine birkaç mili saniye aralıklarla ettiği düzenli tecavüz, bu tecavüzün potansiyel çocuğunun adının paranoya koyulması. Bilimsel bir bakış açısıyla hayatı yaşayabilmek için çıldırasıya çabalamak, o bilimin senin bir türlü becerip de yaşayamadığın hayatı iki durup bir becermesi. Periyodik olarak bir şeyler tarafından tecavüze uğrama ihtimalin ve bu ihtimalin senin daha da fena batman için verdiği önü alınamaz destek. Koca bir demir kapının ardındaki silahlı çatışmaya girmene beş kala destek kuvvetlerinin hiçbir zaman gelmeyeceğini kurgulamak. Kurmaktan kuruyan bir zihin, bu zihne yönelen kurgusal takdir bakışları. Zamanın geçmemesi, ve bu sayede o zamanın hiç gelmeyecek olması. Olmakla olmamak arasındaki büyük meselenin ne olduğunun ayrımında olunan nadir anlar. Var olmanın seni bitirdiği anlar, bitişinle eş zamanlı olarak yeniden doğmanı bekleyen insanlar. Seni tüketenlere giydirdiğin deli gömlekleri ve bunun psikolojin üzerinde bir kutu prozac'tan daha az etkisinin olması. Seni hiç tanımayan birine bir şeyler anlatmak istediğin zaman senden istenen para, senin genişleyen zamanının asla nakite çevrilemeyecek oluşunun yarattığı ekonomik çöküntü. Bir yıkımın ardına saklanmış bilinmeyen nedenler, nedensellik yoksunluğunun tavan yaptığı anlarda elinden kaçan mantıklı davranışlar. Geçen her dakikadan zevk almak için duyulan manasız arzu ve bazı anların ileride seni boğabilecek kadar dolu dolu yaşanması. Kendi içinde kurmaya çalıştığın acınası denge, bu dengenin referanslarının başka hayatlara ait olması. Aslında o dengenin asla sana yada senin hayatına uyamayacağını bilmen ancak bu bilginin seni yargılayanlar üzerinde hiçbir yaptırımının olmayışı. Seni yargılayanlar üzerinde senin de hiçbir yaptırımının olmayışı. Onların senin üzerindeki sınırsız yaptırım gücü. Sen devam edemedikçe zamanın daha çok yavaşlaması, evrenin sorularına bir türlü veremediği yanıtlar. Rüyaların asla gerçek olamama olasılığı ve olasılıklar evreninin seni bir kez daha mağlup etmiş olma ihtimali. İhtimallerin aslında sadece kemirgenlerden ibaret olduklarını algılaman, beyninin daha fazla kemirilmesini engellemesi için birilerine yalvarman. O birilerinin mükemmelliğinin ruhuna yaptığı basınç. Basıncın yoğunluğa ve yüksekliğe dehşetengiz bir şekilde bağlı olması. Fizik kitaplarının zaten nefessiz olan zihninde yaptığı devrim. İçindeki anarşinin önünü alacak güvenlik kuvvetlerinden yoksun olmak. Yoksunluğunu kelimelere dökmeye yönelik her çabanın kağıtlar üzerinde kaotik izler bırakması. Anlatmanın bir bağımlılığa dönüştüğü noktada hala ifade edememek. 

İfade edememek çok zor.



Pazar, Mayıs 15, 2011

katty'nin intiharı...

Derinlerden kopup gelmiş üç beş çığlığın seni sen yapmasını bekliyorsun. Umutsuzca bekliyorsun. Umarsızca bekliyorsun.
Daha çok beklersin.
Hayır, gelmeyecek onlar. "Çok acele, çok önemli." diye yolladığın kargo paketinin içindeydiler, çoktan vazgeçtiğin ruhunun yanında.
Hayır, gelmeyecekler. Seni o kadar sevmediler çünkü.

Yoldan geçen üç beş adamın sana senin veremediğin değeri vermeleri için debeleniyorsun. O adamlar ki trene bakan öküzden daha anlamsız, derine yapışan üç beş sülükten farksızlar. Onların seni fark etmeleri için çırpınıyorsun, çırpındıkça batıyorsun.
Hayır, yeterince dibe batamıyorsun. Batabilseydin, belki çıkardın da.

Aynı tere batmış yataktan çıkan üç beş melek annelik kokuyor, kokularına sığınıyorsun. Ağırlığına tahammül edemeyip de kaçtığın o ter her yerlerine bulaşmış, öğürmekten aklını kaçırıyorsun.
Yine de sığınıyorsun. Gidecek bir yerin yok çünkü.
Geriye kendini bile bırakmadan yaktın az önce terk ettiğin bedeni, unuttun mu ?

Az önce yolda düşürdüğün cüzdanının içinde üç beş bozukluk vardı, yol paran olabilecek kalitede. Çok peşinden koştun o evcil görünümlü etobur yaratığın, yolda düşürdüklerinin haddi hesabı yok. Dönüp kendi yüzüne bakacak cesaretin yok.
Biliyorsun ki, kimse seni senden daha ağır yargılayamaz. İçinde kurulan mahkemelerin yargıçlarını oy birliğiyle seçtiniz.
Eve dönecek kadar kepaze olamadın daha, biraz daha utanman lazım yalnızlığından.
Yalnızlığının çokluğundan.
Yalayabileceğin kadar güzel tüküremedin daha.

Açık bir camdan içeri atılan taş gibi ürkütüyor seni varlığı. Var olabilme olasılığı. Halbuki nasıl da güzel masalların vardı kendine anlattığın. Nasıl da güzel sonlar yazmıştın o masallara.
Ona anlattıkların sadece bir avuç kusmuktan ibaret. Halbuki nasıl da güzel kokuyordu saçları.
Nasıl da iğrençleştin söz konusu onun gelmesi olunca.

Sarmaşık desenli bir halıda son koşusunu yapan örümceği göremedin, öyleyse mutluluğu hak etmiyorsun.
Kendine olan yaklaşımın bir kestane ağacı zararlısına olan yaklaşımından farksızken, sevmek üzerine konferanslar düzenleyebilecek olman tiksindiriyor beni. Suratının ortasına kusmak istiyorum.

Bir yerlerde üç beş adam baba kesilmişler başına, aile meclisini kuruyorlar. Kendi kanunlarına göre yargılanırsan, sonuç infaz.
Kendi cezanı kendin kesemezsin, kalemi kırmaktan bile acizken.

Birileri uzaklardan varlığına övgüler düzüyor, birileri dört yanını sarmış kafanı beceriyor. Kendi kendini tüketip yok olmakta bile başarısızsın. Varlığınla duyduğun övünç kimilerinin gözlerini yaşartıyor.

Tüm bunları bir zamanlar üç beş kalp kırdın diye hak etmedin. Seni insanlığından çıkarıp bir küfür yığınına çevirmelerine izin verebildiğin için üzerine sürmek istiyorum pis kanımı.


Cumartesi, Mayıs 14, 2011

yıl 2011'di ve ben, aşık olmaktan bahsediyordum...




Henüz hala 23 yaşındaydım, 24'ü doldurmama daha üç koca ay vardı. Ve ben, aşık olmaktan bahsediyordum.

Masamın başında oturuyordum, daha her şeyin başındaydım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum, ortada bir şekilde geçmesi gereken bir hafta iki gün beş saat yirmi üç dakika ve otuz beş saniye vardı. Ve bunların hepsi benim ömrümden gidecekti, ama o sırada buna çok da aldırmıyordum.
Aslında o an olmak istediğim zaman diliminden başka pek bir şeye aldırdığım söylenemezdi.
Saat gecenin 02.37'siydi ve ben, umarsızca aşık olmaktan bahsediyordum.

Elimde saman kağıdından bir dosya, koyu kırmızı bir deri koltukta uyukluyordum. Yanımdaki her şeyden daha değerli yaşlı kadın için endişeliydim ve o, bu endişelerimi gidermek şöyle dursun, olası bir korkunç geleceği gözümde daha iyi canlandırabilmem için konuşmak suretiyle çabalıyordu. Sabah kahvaltıda kurşun yemiş olmalıydım, zira midemin ağırlığı altında eziliyordum. Beyaz önlüklü çılgın bir adam sıramızın geldiğini söyleyerek bizi içeri davet ettiğinde kendisinden midemi yıkamasını rica etmeye karar vermiştim.
"- Korkulacak hiçbir şey yok, üç ay sonra bu tahlilleri tekrar yaptırıp gelin." dedi beyaz önlüklü çılgın adam. Boynuna sarılıp öpmek istedim kendisini.
Günlerden görüntülerin tekrar yerlerine oturduğu gündü ve ben, hala aşık olmaktan bahsediyordum.

Oturduğumuz çimenlerin ıslaklığı konusunda şüpheliydim ancak alerjimin ulaştığı nokta şüphe götürmez nitelikteydi. İçime koşarak hoş gelen huzur mu daha güzeldi, yoksa O'nun gözlerinden dökülen ufak yıldızlar mı bilmiyordum. Muhtemelen O da, o sırada kuramadığım cümlelerimin mi daha saçma, yoksa oynayıp durduğum ağaç dalının mı daha anlamsız olduğuna karar vermeye çalışıyordu. Önemli değildi, anlam yoksunluğu çocukluktan beri muzdarip olduğum bir hastalıktı ve evet, maalesef tedavisi mümkün değildi.
Sesi içime ılık ılık akarken ben tüm gücümle o anı beynime kazımaya çalışıyordum. Daha sonra ihtiyacım olacağını bilmeden.
Bir olasılıklar evreninde yaşadığımız için şükrediyor ve durmaksızın aşık olmaktan bahsediyordum.

"- Hissedemedim." dedi.
Yeni bir şaşkınlık krizinin geldiğini hissetmeme rağmen, o kadar da aldırmadım. Son bir kaç ayda bu şaşkınlık krizlerine çok alışmıştım, önümüzdeki bir kaç ayın sonunda bağışıklık kazanacak olmam olasıydı. Tek sorun, birisi nedensizce odadaki oksijeni kesmişti ve akciğerlerimdeki mevcut oksijenle toplasan on saniye daha yaşardım. Ama bu da büyük bir sorun değildi, zira son bir kaç ayda bu ani oksijen kesintilerine alışmıştım. Yeterince çabalarsam oksijensiz yaşayabileceğime olan inancım tamdı.
Ama birisi gerçekten odadaki oksijeni kesmişti ve ben, bir geri zekalıya yakışacak şekilde inatla aşık olmaktan bahsediyordum.

Bir yandan avazı çıktığı kadar bağırırken bir yandan da kendisini tutan adamdan kurtulmaya çalışıyordu kız. Adamdan kendi içinde kurtulmaya çalıştığı gerçeği gözlerimizin önünde çılgınca dans ediyordu ya, neyse. Bazen gerçeklere karşı kör olabiliyoruz.
"- Nasıl bir insansın ya sen? Ben sana her şeyimi verdim ya. Olamaz ya." diye haykırıyordu. Daha bir sürü şey haykırıyordu aslında, ama gözyaşlarının çokluğundan olsa gerek, biz anlayamıyorduk.
Adam kızı kendine gelmesi için silkelerken, derin bir nefes aldım. Bazı şeyleri hissetmek çok ağır olabiliyordu.
Gözlerimin önünde bir yıkım gerçekleşiyordu ve ben, çaresizce aşık olmaktan bahsediyordum.

"- Gerçekten mutlu olmasını istiyorum." dedim önüme bakarak. Tüm yaşadıklarımı kusarcasına akan gözyaşlarımı elimdeki gariban peçeteyle silerken, konu akmak olduğunda gözlerimle yarışan burnumu çektim.
"- Nasıl öylece oturup mutlu olmasını istersin Dif? Aptal mısın sen?" Mikado bana ilk defa bu kadar inanamıyordu.
"- Aptal olmayı kabul edebilirim, ama ciddiyim. Gerçekten çok mutlu olmasını istiyorum. Aksini neden isteyeyim ki ?" dedim ıslak gözlerimi kocaman açarak.
"- Bu kadar iyi biri olduğunu bilmezdim." dedi hayret içerisinde.
"- O'nun yaşadığı dünyada sayıları bir tane eksik olsun diye kötü biri olmayı bırakalı çok oldu Mikado." dedim. Aslında uyduruyordu, iyi biri değildim. Ben sadece kötü biri değildim, o kadar.
Mikado bile bana inanmıyordu ve ben karşısına geçmiş, ona aşık olmaktan bahsediyordum.




Cumartesi, Mayıs 07, 2011

madem bir bloga sahibim, neden saçmalamıyorum ki ?



Bol küfürlü cevaplar vermek istediğim sorular var bugünlerde.

Ne zaman "Hah, her şey yolunda. Bir süre böyle kalalım n'olur." desem, bir şeyler gene tepetaklak oluyor. Çok saçma.
Hayır, bu defa bakış açımda bir problem yok.

Nefes alacak zamana ihtiyacın olduğunda, hayat hız limitini zorlar.

Zamana karşı yarıştığında, zaman genişlemeye başlar.  

"- Artık gidelim buradan, ne olursun. Gitme zamanı gelmedi mi hala ?" dedim.
Verdiği hiçbir cevap, beni tatmin etmedi. Tatmin olma eşiğim çok yükselmiş meğersem.

Bölümlerce X-Men izledim, kesmedi. Çılgınlar gibi müzik dinledim, yetmedi. Filmlere gömüldüm, olmadı. Derse daldım, yok. Kendimi neye boğsam bilemiyorum.
Kendimi neyle boğsam bilemiyorum.

Bunalımda değilim. Bunalamıyorum bile. Şaka gibi.

Kollarımı boynuna dolayıp, başımı göğsüne gömüp, manyaklar gibi ağlamak istiyorum. O hiçbir şey demesin, sadece önceden yaptığı gibi saçlarımı okşasın istiyorum.
Ben kollarımı boynuna dolamaktan korkarken, O saçlarımı okşamaktan çekinirken hem de.
Şu halde bile manyaklar gibi ağlamaktan kilometrelerce uzağım.

Cümle kurmaya bile üşeniyorum. Ve bu halde yazı yazmaya çalışıyorum burada. Acınası haldeyim.

Benim saçlarımı O'ndan önce kimse okşamadı. Hep çok katı yasalarla korudum saçlarımı.
O geldi, yasa masa kalmadı.
Birileri yasalarımı yıkabildiğinde mutlu oluyorum. Demek ki, o kadar da katı biri değilmişim.

Keşke biri beni alıp götürse bir yerlere. Benden uzağa. Çok sıkıldım kendimden.

"- Bugünümüze şükredelim." dedi.
Verdiğim hiçbir cevap, onu tatmin etmedi. Tatmin olma eşiğinin bu kadar yüksek olduğunu bilmezdim.

Tarihin neden tekerrür ettiğini hiç anlamıyorum. Birincisinde anlamadık mı ? Neden bir ikinciye ihtiyacımız var ki? Pekiştirdikçe daha mı iyi kavranıyor yaşananlar ?
Bu hayatın bize "Geri zekalı." deme şekli olabilir mi ?

Cevabını bilmek istemediğim sorular var bugünlerde.

Bir telefon kadar yakın olan insan, başınızı göğsüne gömüp ağlamak istediğinizde bir telefon kadar uzak oluyor. Telefon burada uzaklık birimi olarak kullanılmıştır.

Türkçe'nin esnekliği bize ne kazandırmadı ki ?

Ne zaman Tanrı'dan bahsetmeye kalksam, orada bir duruyorum. Geri sarıp cümlemin üzerinden geçiyorum, sonra bahsediyorum kendisinden. Umarım o da aynı özeni benim için gösteriyordur.

Yaklaşan sınavlarım olduğunu biliyor muydunuz ? Ben de onlara karşı boş değilim.

Yakında kendi yasımı tutacağım.

Kutuyu bir defa açıp bakman kedinin ölmüş olmadığını kanıtlamaz. Belki kedi o sırada ölmedi, ama kapak kapandıktan sonra bir anda ölüverdi. Evet, ana fikirden uzaklaştığımın farkındayım. Ben bir rövanş istiyorum.

Olasılıklar evreninde yaşamaya devam ediyoruz.

Bence yine de, çok mutlu olabiliriz.



Salı, Mart 16, 2010

Yağmurlar yağsın üzerime...

Gitmek istiyorum. Delicesine gitmek istiyorum buralardan, heryerlerden.
Hayır bunalımda değilim, sadece bunalmaktayım. Delicesine bir bunalma bu, öyle ki nefesim daralıyor, kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Eskiden böyleymiş gibi hissederdim, şimdi alenen yaşıyorum bu fiziksel halleri.
Kimsenin beni tanımadığı, beni bilmediği, hakkımda bir yorumda bulunamayacağı biryerlere gitmem lazım acilen. Alıp başımı gitmem lazım acilen, yoksa akut solunum yetmezliğinden öleceğim.

***

O kadar da kötü bir hayatım yok aslında. Her ne kadar kendimden ve hayatımdan bahsetmesem / bahsetmeyi sevmesem, yanlızca aklıma gelen saçma sapan şeyleri yazmak için bu blogu açmış olsam da insan yazarken kendini bizzat kendisinden ve şahsi hayatından nasıl / ne kadar soyutlayabilir ki ? Ne kadar suya sabuna dokunmadan durabilir ? Iıh, cık, nayır yeteri kadar yapamaz bunu, ben yapamam.
Dediğim gibi çok kötü halde değilim. Yaptığım şeyleri / yapmaya kalkıştığım şeyleri eleştirmek dışında bana ilişmeyen bir ailem var mesela - ki onlardan 800 km uzakta kendi evimde yaşıyorum. Beni çok seven yarı deli bir babannem var. Teoride 5 yıl pratikte asırlardır süren bir ilişkim var, beni seven, benim için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, akıllı, kültürlü, yakışıklı, tatlı bir sevgilim var. İki tane çok sağlam dostum var - ara sıra tepemi attırsalar da vazgeçemem onlardan. Her konuşmanın başında nasıl olduğumu soran dünyanın her yerinden dostlarım var, sadece bir kelimemle benim için ellerinden gelen her şeyi yapacak olmalarını bilmek mükemmel. Ülkenin en seçkin okullarından birinde mühendislik okuyorum - benim yaptığıma daha çok eğlenmek denir aslında ya neyse. Maddi olarak aileme bağlı değilim, daha çok özerk denilebilir benim durumum için. En azından kendi harcamalarımı karşılayabiliyorum, gerektiğinde çalışabiliyorum. Okul ve sosyal hayat dışında uğraşlarım var, ne bileyim örgü örüyorum, flüt çalıyorum, tasarımla ilgileniyorum amatörcene.
Hani dediğim gibi, çok da kötü değilim buradan bakınca. Ama bu gitme dürtüsü bitmiyor, azalmıyor, tükenmesi imkansız işte. Boğuyor beni artık. Gitmem lazım artık, yaşayabilmek için.

***

Tahammül edemiyorum insanlara. Bu yukarıda saydığım kişiler dahil insan ırkına dayanamıyorum artık, kendim dahil. Hatta ben kendim bizzat en başında geliyorum bu listenin. Elimde olsa sadece kendimi bırakıp gideceğim - keşke bir oluru olsa bunun.

***

Öyle çok istedim ki beni tarafsızca dinleyebilecek birileri olsun. Bana dair hiçbir şey bilmesinler, bana dair bir fikirleri olmasın. Geçmişte yaşadıklarım, yaptıklarım olmasın onlar için, sadece anlattığım kadarını bilsinler, sadece onu dinlesinler. Ve yorum yapmasınlar, sadece dinleyip soru sorsunlar, ben cevaplayayım. Gerçek kişiler de olmasın bunlar, hani bana bir zararları olur mu / bir çıkarları var mıdır düşünmeyeyim. Anlatırken tıkamasın bu düşünceler beni, öyle bodoslama konuşabileyim. Döküleyim abi ya, saçılayım her yere, toplamakla da uğraşmasınlar beni, ben toplayayım kendimi.

Ve ben her şeyi anlatıp bitirdikten, akıtılacak her damla göz yaşını önlerinde akıttıktan sonra yine beni sevsinler. Anlattıklarım ne azaltsın ne arttırsın bana olan sevgilerini. Ne eleştirsinler ne takdir etsinler beni, ne düşünsünler ne sallamasınlar. Ben onlar için aslında ne var olayım ne yok olayım. Ama sadece her şeyi anlattıktan sonra da sevileyim onlar tarafından. Onlar ki beni yanlızca ben olduğum için, bu bedene sıkışmış, eline oyuncak diye bu beyin verilmiş çylesine bir ruh olduğum için sevsinler. Onlar için yaptıklarım / yapacaklarım için değil, benden beklentileri / faydaları için hiç değil. Sadece ben şu an ben olduğum için sevsinler abi beni. Anlık sevsinler abi, her şeyime rağmen sevsinler beni.

Mutlak sevgi bu. Mutlak sevgi.

***

Bloglar bu seni-tanımayanlara-kendini-anlatma'ya yarar diyenleri duyar gibiyim. Belki bir gün yeni bir blog açar, sıfırdan yanlızca kendimi anlatırım - hatta adımı sanımı saklı tutarım, böyle rahat rahat anlatırım ne varsa. Olur yani, yapabilirim bunu.

***

Gidesim var çok fena blog. Becerebilsem keşke - en azından ne menem bir halt olduğunu görebilmek için. Alıp başımı gidesim var çok fena, bu mutlak sevgiyi belki bulurum umuduyla.

Evet, salak gibi umudum var. Kendime inanamıyorum ya.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Related Posts with Thumbnails