Pazar, Mayıs 15, 2011

katty'nin intiharı...

Derinlerden kopup gelmiş üç beş çığlığın seni sen yapmasını bekliyorsun. Umutsuzca bekliyorsun. Umarsızca bekliyorsun.
Daha çok beklersin.
Hayır, gelmeyecek onlar. "Çok acele, çok önemli." diye yolladığın kargo paketinin içindeydiler, çoktan vazgeçtiğin ruhunun yanında.
Hayır, gelmeyecekler. Seni o kadar sevmediler çünkü.

Yoldan geçen üç beş adamın sana senin veremediğin değeri vermeleri için debeleniyorsun. O adamlar ki trene bakan öküzden daha anlamsız, derine yapışan üç beş sülükten farksızlar. Onların seni fark etmeleri için çırpınıyorsun, çırpındıkça batıyorsun.
Hayır, yeterince dibe batamıyorsun. Batabilseydin, belki çıkardın da.

Aynı tere batmış yataktan çıkan üç beş melek annelik kokuyor, kokularına sığınıyorsun. Ağırlığına tahammül edemeyip de kaçtığın o ter her yerlerine bulaşmış, öğürmekten aklını kaçırıyorsun.
Yine de sığınıyorsun. Gidecek bir yerin yok çünkü.
Geriye kendini bile bırakmadan yaktın az önce terk ettiğin bedeni, unuttun mu ?

Az önce yolda düşürdüğün cüzdanının içinde üç beş bozukluk vardı, yol paran olabilecek kalitede. Çok peşinden koştun o evcil görünümlü etobur yaratığın, yolda düşürdüklerinin haddi hesabı yok. Dönüp kendi yüzüne bakacak cesaretin yok.
Biliyorsun ki, kimse seni senden daha ağır yargılayamaz. İçinde kurulan mahkemelerin yargıçlarını oy birliğiyle seçtiniz.
Eve dönecek kadar kepaze olamadın daha, biraz daha utanman lazım yalnızlığından.
Yalnızlığının çokluğundan.
Yalayabileceğin kadar güzel tüküremedin daha.

Açık bir camdan içeri atılan taş gibi ürkütüyor seni varlığı. Var olabilme olasılığı. Halbuki nasıl da güzel masalların vardı kendine anlattığın. Nasıl da güzel sonlar yazmıştın o masallara.
Ona anlattıkların sadece bir avuç kusmuktan ibaret. Halbuki nasıl da güzel kokuyordu saçları.
Nasıl da iğrençleştin söz konusu onun gelmesi olunca.

Sarmaşık desenli bir halıda son koşusunu yapan örümceği göremedin, öyleyse mutluluğu hak etmiyorsun.
Kendine olan yaklaşımın bir kestane ağacı zararlısına olan yaklaşımından farksızken, sevmek üzerine konferanslar düzenleyebilecek olman tiksindiriyor beni. Suratının ortasına kusmak istiyorum.

Bir yerlerde üç beş adam baba kesilmişler başına, aile meclisini kuruyorlar. Kendi kanunlarına göre yargılanırsan, sonuç infaz.
Kendi cezanı kendin kesemezsin, kalemi kırmaktan bile acizken.

Birileri uzaklardan varlığına övgüler düzüyor, birileri dört yanını sarmış kafanı beceriyor. Kendi kendini tüketip yok olmakta bile başarısızsın. Varlığınla duyduğun övünç kimilerinin gözlerini yaşartıyor.

Tüm bunları bir zamanlar üç beş kalp kırdın diye hak etmedin. Seni insanlığından çıkarıp bir küfür yığınına çevirmelerine izin verebildiğin için üzerine sürmek istiyorum pis kanımı.


Cumartesi, Mayıs 14, 2011

yıl 2011'di ve ben, aşık olmaktan bahsediyordum...




Henüz hala 23 yaşındaydım, 24'ü doldurmama daha üç koca ay vardı. Ve ben, aşık olmaktan bahsediyordum.

Masamın başında oturuyordum, daha her şeyin başındaydım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum, ortada bir şekilde geçmesi gereken bir hafta iki gün beş saat yirmi üç dakika ve otuz beş saniye vardı. Ve bunların hepsi benim ömrümden gidecekti, ama o sırada buna çok da aldırmıyordum.
Aslında o an olmak istediğim zaman diliminden başka pek bir şeye aldırdığım söylenemezdi.
Saat gecenin 02.37'siydi ve ben, umarsızca aşık olmaktan bahsediyordum.

Elimde saman kağıdından bir dosya, koyu kırmızı bir deri koltukta uyukluyordum. Yanımdaki her şeyden daha değerli yaşlı kadın için endişeliydim ve o, bu endişelerimi gidermek şöyle dursun, olası bir korkunç geleceği gözümde daha iyi canlandırabilmem için konuşmak suretiyle çabalıyordu. Sabah kahvaltıda kurşun yemiş olmalıydım, zira midemin ağırlığı altında eziliyordum. Beyaz önlüklü çılgın bir adam sıramızın geldiğini söyleyerek bizi içeri davet ettiğinde kendisinden midemi yıkamasını rica etmeye karar vermiştim.
"- Korkulacak hiçbir şey yok, üç ay sonra bu tahlilleri tekrar yaptırıp gelin." dedi beyaz önlüklü çılgın adam. Boynuna sarılıp öpmek istedim kendisini.
Günlerden görüntülerin tekrar yerlerine oturduğu gündü ve ben, hala aşık olmaktan bahsediyordum.

Oturduğumuz çimenlerin ıslaklığı konusunda şüpheliydim ancak alerjimin ulaştığı nokta şüphe götürmez nitelikteydi. İçime koşarak hoş gelen huzur mu daha güzeldi, yoksa O'nun gözlerinden dökülen ufak yıldızlar mı bilmiyordum. Muhtemelen O da, o sırada kuramadığım cümlelerimin mi daha saçma, yoksa oynayıp durduğum ağaç dalının mı daha anlamsız olduğuna karar vermeye çalışıyordu. Önemli değildi, anlam yoksunluğu çocukluktan beri muzdarip olduğum bir hastalıktı ve evet, maalesef tedavisi mümkün değildi.
Sesi içime ılık ılık akarken ben tüm gücümle o anı beynime kazımaya çalışıyordum. Daha sonra ihtiyacım olacağını bilmeden.
Bir olasılıklar evreninde yaşadığımız için şükrediyor ve durmaksızın aşık olmaktan bahsediyordum.

"- Hissedemedim." dedi.
Yeni bir şaşkınlık krizinin geldiğini hissetmeme rağmen, o kadar da aldırmadım. Son bir kaç ayda bu şaşkınlık krizlerine çok alışmıştım, önümüzdeki bir kaç ayın sonunda bağışıklık kazanacak olmam olasıydı. Tek sorun, birisi nedensizce odadaki oksijeni kesmişti ve akciğerlerimdeki mevcut oksijenle toplasan on saniye daha yaşardım. Ama bu da büyük bir sorun değildi, zira son bir kaç ayda bu ani oksijen kesintilerine alışmıştım. Yeterince çabalarsam oksijensiz yaşayabileceğime olan inancım tamdı.
Ama birisi gerçekten odadaki oksijeni kesmişti ve ben, bir geri zekalıya yakışacak şekilde inatla aşık olmaktan bahsediyordum.

Bir yandan avazı çıktığı kadar bağırırken bir yandan da kendisini tutan adamdan kurtulmaya çalışıyordu kız. Adamdan kendi içinde kurtulmaya çalıştığı gerçeği gözlerimizin önünde çılgınca dans ediyordu ya, neyse. Bazen gerçeklere karşı kör olabiliyoruz.
"- Nasıl bir insansın ya sen? Ben sana her şeyimi verdim ya. Olamaz ya." diye haykırıyordu. Daha bir sürü şey haykırıyordu aslında, ama gözyaşlarının çokluğundan olsa gerek, biz anlayamıyorduk.
Adam kızı kendine gelmesi için silkelerken, derin bir nefes aldım. Bazı şeyleri hissetmek çok ağır olabiliyordu.
Gözlerimin önünde bir yıkım gerçekleşiyordu ve ben, çaresizce aşık olmaktan bahsediyordum.

"- Gerçekten mutlu olmasını istiyorum." dedim önüme bakarak. Tüm yaşadıklarımı kusarcasına akan gözyaşlarımı elimdeki gariban peçeteyle silerken, konu akmak olduğunda gözlerimle yarışan burnumu çektim.
"- Nasıl öylece oturup mutlu olmasını istersin Dif? Aptal mısın sen?" Mikado bana ilk defa bu kadar inanamıyordu.
"- Aptal olmayı kabul edebilirim, ama ciddiyim. Gerçekten çok mutlu olmasını istiyorum. Aksini neden isteyeyim ki ?" dedim ıslak gözlerimi kocaman açarak.
"- Bu kadar iyi biri olduğunu bilmezdim." dedi hayret içerisinde.
"- O'nun yaşadığı dünyada sayıları bir tane eksik olsun diye kötü biri olmayı bırakalı çok oldu Mikado." dedim. Aslında uyduruyordu, iyi biri değildim. Ben sadece kötü biri değildim, o kadar.
Mikado bile bana inanmıyordu ve ben karşısına geçmiş, ona aşık olmaktan bahsediyordum.




Cumartesi, Mayıs 07, 2011

madem bir bloga sahibim, neden saçmalamıyorum ki ?



Bol küfürlü cevaplar vermek istediğim sorular var bugünlerde.

Ne zaman "Hah, her şey yolunda. Bir süre böyle kalalım n'olur." desem, bir şeyler gene tepetaklak oluyor. Çok saçma.
Hayır, bu defa bakış açımda bir problem yok.

Nefes alacak zamana ihtiyacın olduğunda, hayat hız limitini zorlar.

Zamana karşı yarıştığında, zaman genişlemeye başlar.  

"- Artık gidelim buradan, ne olursun. Gitme zamanı gelmedi mi hala ?" dedim.
Verdiği hiçbir cevap, beni tatmin etmedi. Tatmin olma eşiğim çok yükselmiş meğersem.

Bölümlerce X-Men izledim, kesmedi. Çılgınlar gibi müzik dinledim, yetmedi. Filmlere gömüldüm, olmadı. Derse daldım, yok. Kendimi neye boğsam bilemiyorum.
Kendimi neyle boğsam bilemiyorum.

Bunalımda değilim. Bunalamıyorum bile. Şaka gibi.

Kollarımı boynuna dolayıp, başımı göğsüne gömüp, manyaklar gibi ağlamak istiyorum. O hiçbir şey demesin, sadece önceden yaptığı gibi saçlarımı okşasın istiyorum.
Ben kollarımı boynuna dolamaktan korkarken, O saçlarımı okşamaktan çekinirken hem de.
Şu halde bile manyaklar gibi ağlamaktan kilometrelerce uzağım.

Cümle kurmaya bile üşeniyorum. Ve bu halde yazı yazmaya çalışıyorum burada. Acınası haldeyim.

Benim saçlarımı O'ndan önce kimse okşamadı. Hep çok katı yasalarla korudum saçlarımı.
O geldi, yasa masa kalmadı.
Birileri yasalarımı yıkabildiğinde mutlu oluyorum. Demek ki, o kadar da katı biri değilmişim.

Keşke biri beni alıp götürse bir yerlere. Benden uzağa. Çok sıkıldım kendimden.

"- Bugünümüze şükredelim." dedi.
Verdiğim hiçbir cevap, onu tatmin etmedi. Tatmin olma eşiğinin bu kadar yüksek olduğunu bilmezdim.

Tarihin neden tekerrür ettiğini hiç anlamıyorum. Birincisinde anlamadık mı ? Neden bir ikinciye ihtiyacımız var ki? Pekiştirdikçe daha mı iyi kavranıyor yaşananlar ?
Bu hayatın bize "Geri zekalı." deme şekli olabilir mi ?

Cevabını bilmek istemediğim sorular var bugünlerde.

Bir telefon kadar yakın olan insan, başınızı göğsüne gömüp ağlamak istediğinizde bir telefon kadar uzak oluyor. Telefon burada uzaklık birimi olarak kullanılmıştır.

Türkçe'nin esnekliği bize ne kazandırmadı ki ?

Ne zaman Tanrı'dan bahsetmeye kalksam, orada bir duruyorum. Geri sarıp cümlemin üzerinden geçiyorum, sonra bahsediyorum kendisinden. Umarım o da aynı özeni benim için gösteriyordur.

Yaklaşan sınavlarım olduğunu biliyor muydunuz ? Ben de onlara karşı boş değilim.

Yakında kendi yasımı tutacağım.

Kutuyu bir defa açıp bakman kedinin ölmüş olmadığını kanıtlamaz. Belki kedi o sırada ölmedi, ama kapak kapandıktan sonra bir anda ölüverdi. Evet, ana fikirden uzaklaştığımın farkındayım. Ben bir rövanş istiyorum.

Olasılıklar evreninde yaşamaya devam ediyoruz.

Bence yine de, çok mutlu olabiliriz.



Perşembe, Nisan 21, 2011

bir zamanlar genişleyebilen bir zaman vardı...


Bazı anlar geliyor, zamanı durdurmak istiyorum.
Zaman dursun ve ben de o zamanın içinde bir yerlerde donmuş gibi kalayım istiyorum. Benimle birlikte hissettiğim her şey donsun, söylenen sözcükler havada asılı kalsın mesela. Kokular dağılmasın, burun deliklerimden içeri akmaya devam etsinler mesela. Görüntü donsun, her şey/herkes hareket etmeyi bıraksın mesela. Evren sürekli hareketinden dolayı ne kadar yorgun olduğunu fark etsin, bir süre hiç kıpırdamasın mesela.
Ve böylece ben, o anı en ince detaylarına kadar rahat rahat, uzun uzun beynime kazıyabileyim. Ben işimi bitirdikten sonra istediği gibi akmaya/genişlemeye devam etsin, umrumda olmaz.
Ben o anı gerektiği gibi hafızaya aldıktan sonra rahat bırakırım zamanı, söz. O saatten sonra zamanla işim olmaz.

"- Kendini kandırmayı ne kadar çok seviyorsun Dif." dedi Mikado.
"- Kendimi kandıramadığım gün cenazemi kaldıracaksınız, biliyorsun değil mi ?" dedim.
"- Mutlu bir gün olacağa benziyor." dedi saçlarımı karıştırarak.

Her zaman en önemli detayın etrafından dolanmayı bilmişimdir. Elimde mükemmel bir navigasyon cihazı varmış da onun kılavuzluğunda hareket ediyormuşum gibi, en önemli bilgiye değmeden yanından geçerim. Sorulması gereken en önemli soruyu sorduğumu asla duyamazsınız, en önemli cümle henüz ağzımdan çıkmadı. 
Bu şekilde heyecanı koruduğuma inanırım, en azından kendi heyecanımı. Komik ama etkili bir yöntem.

Heyecanıma sıçayım, böyle yaşanır mı ?!

"- Bu defa bırakmayacağım seni." dedi.
Kollarımı boynuna doladım.
"- Bu defa o kadar şanslı olamayabilirim Mikado, biliyorsun değil mi ?" dedim.
"- Ben yanında kalacağım, ne olursa olsun. Beni aksini yapmaya zorlayamazlar artık nasıl olsa." dedi.
"- İyi ki varsın." dedim.
"- Aynı şeyi senin için söyleyemeyeceğim maalesef. Ama madem varsın, n'apalım. Bununla mutlu olmak gerek." diye cevap verdi.

İyiyle kötünün arasında bir yerlerde, aslen arafta oturmuş sigara içiyorum.
Arada bir şeytan geliyor bomba gibi tekliflerle, dinleyip geri yolluyorum.
Bazen beyazlar içinde bir grup geliyor, beni doğru yola davet ediyorlar. Teşekkür edip geri yolluyorum.
Daha ne kadar beklerim bilmiyorum. Umursamıyorum.
Bir yanımda Mikado, diğer yanımda ders kitapları. Elimde kıvırcık saçlı bir kadının fotoğrafı, kulağımda O'nun sesi...
Yaklaşan fırtınayı bekliyorum. Sessizlik içinde.

Bazı anlar geliyor, zaman var gücüyle aksın/genişlesin istiyorum.
Biliyorsun değil mi ?


Pazartesi, Nisan 18, 2011

mutluluk, beyin damarlarını tıkayabilir...



İnsan mutluyken yazı yazamıyormuş. Bugün - üç saatimi boş sayfa önünde geçirdikten sonra - bunu anladım.

Pazar, Nisan 03, 2011

sokaktaki sürtük...


Uzun, upuzun cadde boyunca sıralanmış ışıklar, akşamın bu saatinde evlerinde olmak yerine sokaklarda sürten insanların mutlu ve anlamsız yüzlerini aydınlatıyordu. Ben de onlardan biriydim, bende en fazla onlar kadar mutlu, en az onlar kadar anlamsızdım. Ben de evde olmak yerine sürtüyordum buralarda. Bu açıdan bakınca biz tüm cadde nüfusu, birkaç sürtükten ibarettik.
Geceleri yanan sokak lambalarını severim. Karanlık göğün üzerimize boşalttığı uçsuz bucaksız karanlığa birer tepkidir onlar - anarşist bir yaklaşımdırlar. Veya değildirler, bilmiyorum. Aslına bakarsanız çok da aldırmıyorum. Umrumda olan tek şey önümü görecek kadar etrafı aydınlatmaları, aksi takdirde gitmem gereken evimin yolunu bulamam - ki bu da yeterince büyük bir sorun bence.
Eğer yolunu bulamazsam ve gidemezsem, evin ne anlamı var ?

Etrafı aydınlatmak için canla başla çalışan lambalara yardımcı olmak amacıyla bir sigara yaktım, ancak beklenenin aksine yürümeye de devam ettim. Nedense bu civardaki insanlar bir kadının sabit bir noktada sigara içmesini isterler, bense onlara inat hareketli bir sigara içen kadın olmayı severim. Zevkler ve renkler nasıl da çeşitlenebiliyor böyle? İnsanlar başkalarının zevklerine saygı duymadan hareketli-sigara içen-kadın-ben'i nasıl da hakaret içeren bakışlarla süzebiliyorlar böyle?

Son birkaç dakikasını yanımda yürüyerek geçirmişti kahverengi deri ceketli adam. O birkaç dakika boyunca iki cadde, bir üst geçit, bir polis arabası, dört apaçi, üç merdiven, bir metro girişi, on sekiz mağaza ve milyonlarca seyyar satıcı geçtik birlikte. Düşününce ne de çok şey paylaşmıştık aslında, aramızda kurulan bağ inanılmaz olmalıydı. Ama bazıları bu bağa inanabilirdi tabi, insanların ne kadar saçma şeylere hayatlarının sonuna kadar inandıkları düşünüldüğünde, bu olasıydı.
Başımı çevirip malum lambaların aydınlattığı yüzüne baktım. Benden uzuncaydı -herkes gibi, bu yüzden başımı biraz da kaldırmam gerekmişti, bu da boynumu ağrıtmıştı. Ama aldırmadım, bu adam uğruna acı çekmeye değebilirdi. Zaten muhtemelen hali hazırda birileri onun için acı çekmişti, gereksiz insanlar için acı çekmeye bayılırız, biliyorsunuz.

Ona baktığımı fark ettiğinde heyecanlandı, bunu hafifçe aralanan dudaklarından anlayabiliyordum. Sigara dumanını yüzüne üfledim ve gözlerinin sulanmasını bekledim, ama olmadı. Malum uzundu, dumanın katetmesi gereken yol fazlaydı. Ancak beyni mesajı almıştı, olası bir muhabbet başlatma cümlesini kurmak için çabalıyordu. En sonunda bulabilmiş olacak ki, o aralık dudaklarından tok bir sesle kendini ifade etti ;
"- O sigarayı bitirdikten sonra nereye atacaksın ?" Kullanmaktan çekinmediği çarpık bir gülümsemesi vardı.
Gözlerimi az yukarıdaki gözlerine diktim, dedim ya, uzundu. Arzum gözlerimden okunuyordu, onun da okuma yazması vardı ki az önceki heyecanı birkaç katına çıktı.
"- Yanımdaki insanın cebine koyacağım." dedim, sesim davetkardı.
Yüz hatları gözlerimin önünde değişti. Beklenti dolu bakışları korkuyla doldu ağır ağır, hafif aralık dudakları dehşetle gerildi. Bana son bir korku dolu bakış atarak hızlı adımlarla yanımdan ayrıldı.

Kalabalığa karışırken arkasından attığım kahkahalar kulaklarında çınlıyordu.


Çarşamba, Mart 16, 2011

hissediyorum, hissediyorsun, hissetmiyor...



Ağır demir kapının önünde dikiliyordum. Dışarıdan bakan bir insan amaçsızca orada ayakta durmayı tercih ettiğimi düşünebilirdi. İçeriden bakan bir insansa tıpır tıpır oynayan her hücremle uygun zamanın gelmesini beklediğimi anlardı. Bakış açıları olup biteni nasıl da değiştirebiliyordu böyle.
Tipik bir "kız" duruşuna sahiptim, boş bakışlar, sıkılmış bir surat ifadesi, arada bir oynanan saçlar. Dışarıdan bakan 20'lerinin başında, üniversiteli saf bir kız olduğumu düşünebilirdi. İçeriden bakan olası senaryoları replikleriyle birlikte üretip, olasılık ve hata hesaplarını yapıp, bazı değişkenleri değiştirip, yeni hesaplamalar sonucunda yeni olasılıklar üretip... İçeriden bakan beynimin nasıl full kapasite çalışıp da hata vermediğine şaşırabilirdi.
Sağ elim cebimdeydi, cebimin içindeki ufacık, yumuşak bir şeyle oynuyordum. Henüz sahneye çıkmamış olsa da, bu yumuşacık şey orada bulunmamın ve daha sonra gelişecek olayların asıl nedeniydi. Dışarıdan bakan için de içeriden bakan için de hiçbir anlam ifade etmiyordu aslında. Sadece benim için, umarım onun için de...

Kapı insanın içine işleyen bir gürültüyle yavaş yavaş açıldı, kapının öbür tarafındaki muhabbetler, hafif bir soğukla doldu boş salona. Dışarıdan bakan için görünümüm değişmedi, içeriden bakan az önce tıpır tıpır oynayan hücrelerimin donakaldıklarını gördü.
Artık zamanı gelmişti ki, o içeri girdi. Ve beni dışarıdan bakanın gözlerinden gördü.
"- N'aber ?" dedi gündelik bir gülümsemeyle.
"- İyidir. Senden ?" dedim, içeriden bakan gülümsememi acıklı buldu.
"- Ne yapıyorsun burada tek başına ?" diye sordu. Bu da gündelik bir soruydu. Dışarıdan bakan da sormuş olabilirdi bunu.
"- Dışarısı çok soğuk, bir de çok kalabalık." dedim aynı acıklı gülümsemenin ardına sığınarak. Cebimdeki ufak yumuşak şeyi sıktım.
"- İncecik giyinmişsin zaten, donarsın böyle dışarıda." dedi.
Dışarıdan bakan onu onayladı, içeriden bakan vücut ısımın nasıl yükseldiğine hayret etti.
"- Evet, biraz üşüdüm zaten bugün." dedim. Belki de işaretleri yanlış değerlendirmiştim, belki daha zamanı gelmemişti. Belki aslında hiç gelmeyecekti. Kendime duyduğum öfkeyle yumuşak şeyi daha çok sıktım.
"- Daha bahar gelmedi, giyinme böyle incecik." dedi.
Evet, zamanı gelmemişti. Ben yine işaretleri yanlış değerlendirmiştim, lanet olsundu bana. İçimdeki mahkeme kurulmaya başlamıştı şimdi, çok ağır yargılanacaktım. Ama hala onun önündeydim ve bir şeyler söylemem lazımdı. Olası replikleri taramaya başladım yeniden, olası sonuçlarını gözden geçirerek.
O ise dışarıdan bakan gözlerini dikmişti üzerime.
"- Neyse, gideyim ben. Üşüdüm bende dışarıda, ısınayım biraz. Görüşürüz." dedi.
"- Görüşürüz." dedim. Cebimdeki yumuşak şeye tırnaklarım batıyordu şimdi.
 
Gitti.
İçeriden bakanın hissedebildiği acı, artık dışarıdan bakanın da görebileceği kadar somutlaşmıştı üzerimde. Kendime duyduğum öfke, o zamanın hiç gelmeme olasılığı, cebimdeki lanet olası yumuşak şeyle orada kalakalmış olmam...
Lanet olası yumuşak şeyi cebimden çıkardım. Açık pembe renkte, yarı saydam, ufacık bir kalpti bu.
Yakından bakınca hafif hafif attığı görülebiliyordu. Benim kalbim.
"- Ölüyken daha iyiydin sen." diye kustum öfkemi, sanki her şeyin sorumlusu oymuş gibi. "Hortlayıp da geri gelmene ne gerek vardı ?!"

"- Ne yapıyorsun ?" diye sordu Mikado yanıma gelerek.
"- Yazıyorum." dedim, gözlerimi ekrandan ayırmadan.
"- Yine mi ?" dedi gözlerini devirerek. "Tüketiyorsun kendini."
"- Amaç da bu zaten dostum." dedim. "Tükenene kadar yazmak, yazarak tükenebilmek."


Pazartesi, Mart 14, 2011

söz... 16/05/08



still dreaming..
still dreaming..

söz veriyorum, bir daha yapmayacağım.. son kez söz veriyorum, bir daha asla..
asla kül tablası tepeleme doluyken uyumayacağım, asla camı açık bırakıp evde gezintiye çıkmayacağım..
sigara almayı unutmayacağım eve gelirken.. ne sigaram varsa toplayıp geleceğim eve..
final tarihlerini hep not alacağım, öğrendiğim andan itibaren tüm hayatımı o tarihlere göre düzenleyeceğim.. tek bir final, hatta vize bile kaçırmayacağım..
tüm derslere gireceğim, hocalarımı dinleyip not tutacağım.. günü gününe bile çalışacağım..
söz veriyorum, bir daha aynı şeyleri yapmayacağım..

still dreaming..
still dreaming..
not have enough space.. still dreaming..

bir daha asla tüm günümü uyuyarak, tüm gecemi debelenerek geçirmeyeceğim..
bir daha asla bir filmi birden fazla defa izlemeyeceğim, vakit kaybına neden olmayacağım..
bir daha asla akşama kadar yemek yemeden durmayacağım, acıkacağım zamanı bileceğim..
bir daha asla sabah sabah kahve-çay-sigara da yok.. midemi mahvedip tepene dikilmeyeceğim..
hastalanmayacağım da asla.. ilaçlarımı hep içeceğim, antibiyotik, antiseptik, antidepresan.. ne verdilerse hepsini.. seni sıralarda, kuyruklarda, doktor peşlerinde gezdirmeyeceğim..
kendi peşimde de gezdirmeyeceğim seni.. başıma asla bir daha iş açmayacağım.. şimdiye kadar açtığım işleri çoktan kapattım kendim zaten.. sen yokken..

still dreaming..
still feeling the pain..
not enough space..

kimsenin kafasını şişirmeyeceğim artık.. kendi iç dünyamda meydana gelen yıkım - yapım çalışmaları bozamayacak kimsenin dengesini - özellikle de senin.. bir daha kusmayacağım beynimden.. söz..
ağlamayacağım da hiç.. gerek yok bunlara.. ağlayacak noktaya da gelmeyeceğim zaten hiç..
söz veriyorum hepsine..

kimseyi rahatsız etmeyeceğim..
kimsenin hayatını karıştırmayacağım..
kimseyi başına sarmayacağım..
kimseye bulaşmayacağım..
herkesten uzak kalacağım..
hata yapmayacağım.. hatalarımın bedeli de olmayacak..
üzülmeyeceğim, kafama takmayacağım, aldırmayacağım, düşünmeyeceğim..
bir daha asla düşünmeyeceğim.. hiç..

still dreaming of..
still feeling..
still getting scared of..
not enough space.. not enough..

bir daha hiç üzmeyeceğim seni.. hiç uğraştırmayacağım..
sen ödev yaparken, çalışırken sesimi çıkarmayacağım.. susup oturacağım..
sorduğunda hep mükemmel olacağım.. bir defa bile kötü olmayacağım, hiç..
gerekirse yalan söyleyeceğim sana.. şahaneyim diyeceğim..

söz veriyorum hepsine.. ve daha ne istersen..
istediğin her şeye söz veriyorum.. istemediğin hiçbir şeye de..
hiçbirini yapmayacağım.. hepsini yapacağım..
koşulsuz söz veriyorum hepsine..

still dreaming..
still feeling the pain..
still not have enough space to breath..

vazgeçeceğim kendimden söz.. beni ben yapan her şeyden vazgeçmeye söz veriyorum.. sonsuza kadar..


şimdi benimle tekrar yaşar mısın ?..


Demişim 16 Mayıs 2008'de. Evet, o zamanlar ergendim.

Pazar, Mart 06, 2011

yelesine söven aslan bizden değildir... #blogumadokunma


Size saçlarımdan bahsetmek istiyorum.

"- Evet, sonunda delirdin. 'Blogspot'u nasıl olsa kapattılar, ne kadar saçmalarsam saçmalayayım kimse okuyamayacak nasıl olsa.' diyorsun, değil mi ?"

Hayır canım, alakası yok. Bence zaten saç gayet önemlidir, hakkında konuşulması ve üzerinde düşünülmesi gerekir. Herkes saçından bahsedebilir, hatta bahsetmelidir de. Saç candır.
Ama söz konusu ben olunca, saç bambaşkadır. Çünkü benim saçlarım bambaşka. Ve bu bambaşkalık maalesef iyi anlamda değil.

Türlü türlü saç vardır ya hani. Kimisinin saçı uzundur, kimisinin kısa. Bazısının düz, diğerinin kıvırcık, berikinin dalgalı falan.
Benim saçlarım bu genellemelerin hiçbirine uymaz. Aslında benim saçlarım hiçbir genellemeye uymaz. Saçlarımı niteleyen tek bir kelime vardır ; kabarık.

Düzleştiririm, kabarırlar. Açık bırakırım, daha çok kabarırlar. Çeşitli şekil vericiler kullanırım, inatla kabarırlar. Bakım ürünleri denerim, hiç umursamaz ve kabarırlar. Uzatırım, uzun uzun kabarırlar. Kısa kestiririm, mutluluktan iyice kabarırlar. Yarım toplarım, hiç affetmez, kabarırlar. Tamamını toplarım, isyan eder, kabarırlar.
Benim saçlarım anarşiktirler, hizaya gelmezler. Kabarırlar.

Hayatımın 0.27'si saçlarımı ıslah etmeye çalışmak ve başarısız olmakla geçmiştir. Ama yıldığım da görülmemiştir, eninde sonunda çözülecek bir fizik problemi gibi görürüm saçlarımı.
Onlar beni ne olarak görürler bilmiyorum tabi.

Kimileri saçlarımın çok gür olduğunu düşünür. Kimileri çok sağlıklı. Bazıları kıskanırken öbürleri kendi saçlarına bakıp şükreder. 
Komik olduklarını düşünenler de vardır mesela, seksi bulanlar da vardır.
Bense gereksiz ve vazgeçilmez bulurum kendilerini.
Bugün kendi içimde çelişmeyi yaşam biçimim olarak benimsemişsem, saçlarım yüzündendir.

Tuhaf bir ilişkimiz vardır saçlarımla. Sürekli azar yerler benden mesela, ama hiçbir taraflarına takmazlar sözlerimi. Beni ve şikayetlerimi gayet gereksiz bulurlar.
Kendi halime bırakıldığımda saatlerce saçlarımdan yakınabilirim. Ama bir yandan da taparım onlara. Değil bir tellerine, bir mikrometrelerine zarar gelmesine dayanamam.
Türlü çeşit renge bürünmüşlükleri vardır, toplamda üç defa cayır cayır yanmışlıkları vardır. Ama hala turp gibidirler maşallah. Tıra bağlasan çekerler, bana mısın demezler.
Güçlü olmayı ve yılmamayı saçlarımdan öğrendim ben. Ha bir de otoriteye karşı durmayı. Evet.

İltifat almayı pek sevmem, pek samimi bulmam açıkçası. Bana çok fazla iltifat eden olmaz da zaten - yada olur ama ben umursamadığım için unuturum genelde. 
Saçlarım dışında.
Onlarla ilgili söylenen -iyi veya kötü- hiçbir kelimeyi kolay kolay unutmam.
Saçlarıma iltifat edin ve erimemi izleyin. Yeterince iltifat edin ve beni tavlayın.
Evet, bu şekilde tavlanmışlığım var. İtiraf ediyorum.

Kabarık saçlarım ve ben bir arada yaşayamayan yapışık ikizlere güzel bir örnek teşkil ederiz.
Onlar beni ben yaparlar, ben de elimde olsa hepsini kazıtırım.

Bir de ; 
Adam ol, bloguma dokunma. Almayayım türevini.

Salı, Mart 01, 2011

kütle çekimin hafızam üzerindeki etkisi azımsanmamalı...



Nasıl başladığını bildiğin bir şeyin nasıl sonlanacağını da tahmin edebiliyorsan işin bitmiş demektir.
İşin gerçekten bitmiş demektir, artık yaşamasan da olur. Sonunu biliyorsun nasıl olsa.

Gerçekten biliyor musun ? Gerçekten bilebilir miyiz ?

"- Burada kalmamalı." diyorum bazen. "Daha ona anlatacağım masallarım var benim."
"- Saçmalama." diyor Mikado. "Buna sen karar veremezsin. Bazen değişkenler senden bile bağımsızdır."

Kendime geldiğimde çok acayip bir yerdeydim. Gelgitler oluyordu burada sürekli, Ay'ın konumundan bağımsız bir biçimde üstelik. Gelgitlere dair bildiğim tek şey Ay'ın kütle çekimine bağlı olduklarıydı ve burada bu bilgi de işe yaramıyordu. Ne zaman olacaklarını kestiremiyordum, neden olduklarını da kestiremiyordum aslında. Kestirebildiğim tek şey buradan uzaklaşma şansımın olduğuydu.
Uzaklaşmadım. Merakımdan değil.
Geri zekalılığımdan.

"- Zaman dursun istiyordum, zaman da durmuş gibi davranıyordu zaten. Ama ben bir sonraki hareketime karar verene kadar milyonlarca saniye akıp gidiyordu - nasıl oluyorsa artık. Ve ben hiçbir şey yapamadan adeta yıllar geçirdim orada."
"- Senin için fena bükülmüş demek ki zaman." diye yorumladı Mikado.
"- Evet, öyle fena büküldü ki, bende boynumu büktüm karşısında."


Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yürüyorum. Gülümsememin sebebi yanımda, benimle birlikte yürüyor, bir yandan da bir şeyler anlatıyor uzun uzun. Dönüp yüzüne bakıyorum ve bir kere daha gülümsüyorum. Anlattığı her ne ise, yarın hatırlamayacağım, biliyorum. Ama sesinin tonunu hatırlayacağımdan eminim, konuşurken dudaklarının kıvrılış şeklini de, yüzündeki o anlattığından eğlenen ifadeyi de... Bunları günler, haftalar hatta aylar sonra bile hatırlayacağım, bundan eminim.
Söz konusu o olunca, ben fil hafızasına sahibim.

"- Boyundan büyük işlere kalkışıyorsun." dedi Mikado.
"- Her zamanki gibi." dedim.
"- Ben de onu diyorum, daha normal şeyler yapsan da hayatımıza bir yenilik gelse artık ?" diye söylendi.

Benim bu halde bile ne kadar mutlu olduğumu bilmeden hem de.
Mikado bazen gereksiz konuşuyor.

Related Posts with Thumbnails