en çok yorulduğumuz anlar, en çok yoğrulduğumuz anlardır.
yoğrulmak lazım hayatta aslında. içimiz dışımıza çıksın, dışımız içimize bulansın, içimiz dışımız bir olsun diye...
halaya adam toplarken kendini subatomik partiküllerle harmandalı oynarken bulmak... tam benim işim...
Cumartesi, Mayıs 15, 2010
yorgunluk...
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
fikir mühendisliği,
uyanmak istiyorum
Pazar, Mart 21, 2010
Steve Miller Band - Serenade
(bkz. günün şarkısı)
Did you see the lights
As they fell all around you
Did you hear the music
Serenade from the stars
Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own
Did you feel the wind
As it blew all around you
Did you feel the love
That was in the air
Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own
The sun comes up
And it shines all around you
You're lost in space
And the earth is your own
Did you see the lights
As they fell all around you
Did you hear the music
Serenade from the stars
Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own
Did you feel the wind
As it blew all around you
Did you feel the love
That was in the air
Wake up, wake up
Wake up and look around you
We're lost in space
And the time is our own
The sun comes up
And it shines all around you
You're lost in space
And the earth is your own
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
günün şarkısı,
lyrics,
serenade,
steve miller band
Salı, Mart 16, 2010
Yağmurlar yağsın üzerime...
Gitmek istiyorum. Delicesine gitmek istiyorum buralardan, heryerlerden.
Hayır bunalımda değilim, sadece bunalmaktayım. Delicesine bir bunalma bu, öyle ki nefesim daralıyor, kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Eskiden böyleymiş gibi hissederdim, şimdi alenen yaşıyorum bu fiziksel halleri.
Kimsenin beni tanımadığı, beni bilmediği, hakkımda bir yorumda bulunamayacağı biryerlere gitmem lazım acilen. Alıp başımı gitmem lazım acilen, yoksa akut solunum yetmezliğinden öleceğim.
***
O kadar da kötü bir hayatım yok aslında. Her ne kadar kendimden ve hayatımdan bahsetmesem / bahsetmeyi sevmesem, yanlızca aklıma gelen saçma sapan şeyleri yazmak için bu blogu açmış olsam da insan yazarken kendini bizzat kendisinden ve şahsi hayatından nasıl / ne kadar soyutlayabilir ki ? Ne kadar suya sabuna dokunmadan durabilir ? Iıh, cık, nayır yeteri kadar yapamaz bunu, ben yapamam.
Dediğim gibi çok kötü halde değilim. Yaptığım şeyleri / yapmaya kalkıştığım şeyleri eleştirmek dışında bana ilişmeyen bir ailem var mesela - ki onlardan 800 km uzakta kendi evimde yaşıyorum. Beni çok seven yarı deli bir babannem var. Teoride 5 yıl pratikte asırlardır süren bir ilişkim var, beni seven, benim için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, akıllı, kültürlü, yakışıklı, tatlı bir sevgilim var. İki tane çok sağlam dostum var - ara sıra tepemi attırsalar da vazgeçemem onlardan. Her konuşmanın başında nasıl olduğumu soran dünyanın her yerinden dostlarım var, sadece bir kelimemle benim için ellerinden gelen her şeyi yapacak olmalarını bilmek mükemmel. Ülkenin en seçkin okullarından birinde mühendislik okuyorum - benim yaptığıma daha çok eğlenmek denir aslında ya neyse. Maddi olarak aileme bağlı değilim, daha çok özerk denilebilir benim durumum için. En azından kendi harcamalarımı karşılayabiliyorum, gerektiğinde çalışabiliyorum. Okul ve sosyal hayat dışında uğraşlarım var, ne bileyim örgü örüyorum, flüt çalıyorum, tasarımla ilgileniyorum amatörcene.
Hani dediğim gibi, çok da kötü değilim buradan bakınca. Ama bu gitme dürtüsü bitmiyor, azalmıyor, tükenmesi imkansız işte. Boğuyor beni artık. Gitmem lazım artık, yaşayabilmek için.
***
Tahammül edemiyorum insanlara. Bu yukarıda saydığım kişiler dahil insan ırkına dayanamıyorum artık, kendim dahil. Hatta ben kendim bizzat en başında geliyorum bu listenin. Elimde olsa sadece kendimi bırakıp gideceğim - keşke bir oluru olsa bunun.
***
Öyle çok istedim ki beni tarafsızca dinleyebilecek birileri olsun. Bana dair hiçbir şey bilmesinler, bana dair bir fikirleri olmasın. Geçmişte yaşadıklarım, yaptıklarım olmasın onlar için, sadece anlattığım kadarını bilsinler, sadece onu dinlesinler. Ve yorum yapmasınlar, sadece dinleyip soru sorsunlar, ben cevaplayayım. Gerçek kişiler de olmasın bunlar, hani bana bir zararları olur mu / bir çıkarları var mıdır düşünmeyeyim. Anlatırken tıkamasın bu düşünceler beni, öyle bodoslama konuşabileyim. Döküleyim abi ya, saçılayım her yere, toplamakla da uğraşmasınlar beni, ben toplayayım kendimi.
Ve ben her şeyi anlatıp bitirdikten, akıtılacak her damla göz yaşını önlerinde akıttıktan sonra yine beni sevsinler. Anlattıklarım ne azaltsın ne arttırsın bana olan sevgilerini. Ne eleştirsinler ne takdir etsinler beni, ne düşünsünler ne sallamasınlar. Ben onlar için aslında ne var olayım ne yok olayım. Ama sadece her şeyi anlattıktan sonra da sevileyim onlar tarafından. Onlar ki beni yanlızca ben olduğum için, bu bedene sıkışmış, eline oyuncak diye bu beyin verilmiş çylesine bir ruh olduğum için sevsinler. Onlar için yaptıklarım / yapacaklarım için değil, benden beklentileri / faydaları için hiç değil. Sadece ben şu an ben olduğum için sevsinler abi beni. Anlık sevsinler abi, her şeyime rağmen sevsinler beni.
Mutlak sevgi bu. Mutlak sevgi.
***
Bloglar bu seni-tanımayanlara-kendini-anlatma'ya yarar diyenleri duyar gibiyim. Belki bir gün yeni bir blog açar, sıfırdan yanlızca kendimi anlatırım - hatta adımı sanımı saklı tutarım, böyle rahat rahat anlatırım ne varsa. Olur yani, yapabilirim bunu.
***
Gidesim var çok fena blog. Becerebilsem keşke - en azından ne menem bir halt olduğunu görebilmek için. Alıp başımı gidesim var çok fena, bu mutlak sevgiyi belki bulurum umuduyla.
Evet, salak gibi umudum var. Kendime inanamıyorum ya.

Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Hayır bunalımda değilim, sadece bunalmaktayım. Delicesine bir bunalma bu, öyle ki nefesim daralıyor, kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Eskiden böyleymiş gibi hissederdim, şimdi alenen yaşıyorum bu fiziksel halleri.
Kimsenin beni tanımadığı, beni bilmediği, hakkımda bir yorumda bulunamayacağı biryerlere gitmem lazım acilen. Alıp başımı gitmem lazım acilen, yoksa akut solunum yetmezliğinden öleceğim.
***
O kadar da kötü bir hayatım yok aslında. Her ne kadar kendimden ve hayatımdan bahsetmesem / bahsetmeyi sevmesem, yanlızca aklıma gelen saçma sapan şeyleri yazmak için bu blogu açmış olsam da insan yazarken kendini bizzat kendisinden ve şahsi hayatından nasıl / ne kadar soyutlayabilir ki ? Ne kadar suya sabuna dokunmadan durabilir ? Iıh, cık, nayır yeteri kadar yapamaz bunu, ben yapamam.
Dediğim gibi çok kötü halde değilim. Yaptığım şeyleri / yapmaya kalkıştığım şeyleri eleştirmek dışında bana ilişmeyen bir ailem var mesela - ki onlardan 800 km uzakta kendi evimde yaşıyorum. Beni çok seven yarı deli bir babannem var. Teoride 5 yıl pratikte asırlardır süren bir ilişkim var, beni seven, benim için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, akıllı, kültürlü, yakışıklı, tatlı bir sevgilim var. İki tane çok sağlam dostum var - ara sıra tepemi attırsalar da vazgeçemem onlardan. Her konuşmanın başında nasıl olduğumu soran dünyanın her yerinden dostlarım var, sadece bir kelimemle benim için ellerinden gelen her şeyi yapacak olmalarını bilmek mükemmel. Ülkenin en seçkin okullarından birinde mühendislik okuyorum - benim yaptığıma daha çok eğlenmek denir aslında ya neyse. Maddi olarak aileme bağlı değilim, daha çok özerk denilebilir benim durumum için. En azından kendi harcamalarımı karşılayabiliyorum, gerektiğinde çalışabiliyorum. Okul ve sosyal hayat dışında uğraşlarım var, ne bileyim örgü örüyorum, flüt çalıyorum, tasarımla ilgileniyorum amatörcene.
Hani dediğim gibi, çok da kötü değilim buradan bakınca. Ama bu gitme dürtüsü bitmiyor, azalmıyor, tükenmesi imkansız işte. Boğuyor beni artık. Gitmem lazım artık, yaşayabilmek için.
***
Tahammül edemiyorum insanlara. Bu yukarıda saydığım kişiler dahil insan ırkına dayanamıyorum artık, kendim dahil. Hatta ben kendim bizzat en başında geliyorum bu listenin. Elimde olsa sadece kendimi bırakıp gideceğim - keşke bir oluru olsa bunun.
***
Öyle çok istedim ki beni tarafsızca dinleyebilecek birileri olsun. Bana dair hiçbir şey bilmesinler, bana dair bir fikirleri olmasın. Geçmişte yaşadıklarım, yaptıklarım olmasın onlar için, sadece anlattığım kadarını bilsinler, sadece onu dinlesinler. Ve yorum yapmasınlar, sadece dinleyip soru sorsunlar, ben cevaplayayım. Gerçek kişiler de olmasın bunlar, hani bana bir zararları olur mu / bir çıkarları var mıdır düşünmeyeyim. Anlatırken tıkamasın bu düşünceler beni, öyle bodoslama konuşabileyim. Döküleyim abi ya, saçılayım her yere, toplamakla da uğraşmasınlar beni, ben toplayayım kendimi.
Ve ben her şeyi anlatıp bitirdikten, akıtılacak her damla göz yaşını önlerinde akıttıktan sonra yine beni sevsinler. Anlattıklarım ne azaltsın ne arttırsın bana olan sevgilerini. Ne eleştirsinler ne takdir etsinler beni, ne düşünsünler ne sallamasınlar. Ben onlar için aslında ne var olayım ne yok olayım. Ama sadece her şeyi anlattıktan sonra da sevileyim onlar tarafından. Onlar ki beni yanlızca ben olduğum için, bu bedene sıkışmış, eline oyuncak diye bu beyin verilmiş çylesine bir ruh olduğum için sevsinler. Onlar için yaptıklarım / yapacaklarım için değil, benden beklentileri / faydaları için hiç değil. Sadece ben şu an ben olduğum için sevsinler abi beni. Anlık sevsinler abi, her şeyime rağmen sevsinler beni.
Mutlak sevgi bu. Mutlak sevgi.
***
Bloglar bu seni-tanımayanlara-kendini-anlatma'ya yarar diyenleri duyar gibiyim. Belki bir gün yeni bir blog açar, sıfırdan yanlızca kendimi anlatırım - hatta adımı sanımı saklı tutarım, böyle rahat rahat anlatırım ne varsa. Olur yani, yapabilirim bunu.
***
Gidesim var çok fena blog. Becerebilsem keşke - en azından ne menem bir halt olduğunu görebilmek için. Alıp başımı gidesim var çok fena, bu mutlak sevgiyi belki bulurum umuduyla.
Evet, salak gibi umudum var. Kendime inanamıyorum ya.

Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
akut solunum yetmezliği,
anlatmak,
ben,
gidebilmek,
mutlak sevgi
Pazar, Mart 14, 2010
Blogla aramdaki etkileşimler...
Yazdığı yazıyı tekrar dönüp düzenlemeyi sevmeyenlerdenim.
Bu yüzden bu blog taslaklarla dolmuş taşıyor.
Ben bu kafayla gidersem daha da taşar, yan bloglara sıçrar, söyleyeyim.
Bu yüzden bu blog taslaklarla dolmuş taşıyor.
Ben bu kafayla gidersem daha da taşar, yan bloglara sıçrar, söyleyeyim.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
serbest saçmalamaca
Çarşamba, Mart 10, 2010
Topluca Taşınmaca...
Millet günlerdir yatıp kalkıp Ankara'nın otobüs çilesini konuşuyor. Yani evet var böyle bir çile ama bu bizim için yeni bir şey değil ki. Ben kendimi bildim bileli var bu bela başımızda. Toplu taşımadan yararlanmaya çalışalı en aşağı 11 yıl olmuştur, evet ufak çapta yararlanıyoruz ama... Aması var işte. Dersin başlamasına 1.5 2 saat kala evden çıkıyorsam ne anladım ben topluca taşınmaktan ? Hani yürüsem en fazla bir saat daha erken çıkmam lazım, o derece.
Hayır bu toplu taşıma karmaşası öyle de komik şeylere neden oluyor ki. Trajikomik aslında. Otursan yazsan kitap olur - keşke zamanında üşenmeyip yazsaymışım, şimdiye 11 yıllık birikim olurdu. =)
Bundan iki sene kadar önce Eryaman - Beytepe egosundayız, saat akşam 5.30 civarı. Otobüs normalin üstünde dolu, yani bu doluluk Beytepe egosuna göre de değil, normal bir egonun kapasitesinin üzerinde insan sayısı. Kırmızı bin yıllık Ikarus'un içinde rahat 150 kişi falanız. Öyle ki insanlar acı çekiyor seyahat esnasında. Bu yetmezmiş gibi o gün Ankara'ya Papa gelecekmiş, tüm yollar kapalı ama bizim şoför nasıl bulmuşsa bulmuş bir yol, kaptırmış gidiyor. Bir ara Etimesgut civarında feci bir yanık lastik kokusu sardı otobüsü, bizde de bir panik hareketi başladı. Herkes birbirine bakıyor korkulu gözlerle, en son arkadan bir eleman seslendi "Abi lastikler yanıyor." diye. Adam duymadı, iyi ki de duymadı. Kimse de duyurmaya uğraşmadı zaten. Yol kapalı, bir otobüs bir bilmemne geçmiyor, sadece biz varız. Adam bizi bir yerde indirse yandık, sabah ezanıyla gireriz eve. Hani şimdi düşünüyorum, o yolda kalma korkusu nasıl büyükmüş ki bin yıllık otobüsün içinde yanmayı falan göze almışız. Ah Ankara.
Yine bir Eryaman - Beytepe egosu, bu kez istikamet okul, sabahın 8.30'u saat. Yine bir kırmızı Ikarus'un içindeyiz, yine millet acı çekmekte ama bu kez 150 falan değiliz, 90 kişi civarıyız kanımca. Beytepe nizamiyeye kadar sağ salim geldik, nizamiyede atk abilerimiz durdurdu, kimlik kontrolü yapılacak. Açılan otomatik kapıdan -basamakta durursan çarpıyor - o darbe dönemlerini hatırlatan emir geldi "Arkadaşlar koridoru boşaltalım." biz de eli mahkum boşalttık koridoru, 10 dakikada falan. Kimlik kontrolü yapıldı, biz koridoru boşaltanlar başladık yeniden doldurmaya - ama nafile. İnen herkes geri binemedi bir türlü. Kaydık, yanaştık, birer adım attık ama faydası yok, bir kısım hala aşağıda, sığmadı millet. Derse geç kalma korkusuyla Eryaman'da nasıl sıkışmışsak artık, bir kere çözülünce bir daha toplanamadık. Kalanlar mecburen nizamiyede bekledi başka bir egonun gelip onları almasını. Kaç kişiymişiz yahu biz o otobüste diye düşünürüm hala.
Kaç senedir yaşadığımız şey bu hocam, bunlar artık gündelik şeyler bizim için. Ortalığı velveleye vermenin alemi yok.
Hayır bu toplu taşıma karmaşası öyle de komik şeylere neden oluyor ki. Trajikomik aslında. Otursan yazsan kitap olur - keşke zamanında üşenmeyip yazsaymışım, şimdiye 11 yıllık birikim olurdu. =)
Bundan iki sene kadar önce Eryaman - Beytepe egosundayız, saat akşam 5.30 civarı. Otobüs normalin üstünde dolu, yani bu doluluk Beytepe egosuna göre de değil, normal bir egonun kapasitesinin üzerinde insan sayısı. Kırmızı bin yıllık Ikarus'un içinde rahat 150 kişi falanız. Öyle ki insanlar acı çekiyor seyahat esnasında. Bu yetmezmiş gibi o gün Ankara'ya Papa gelecekmiş, tüm yollar kapalı ama bizim şoför nasıl bulmuşsa bulmuş bir yol, kaptırmış gidiyor. Bir ara Etimesgut civarında feci bir yanık lastik kokusu sardı otobüsü, bizde de bir panik hareketi başladı. Herkes birbirine bakıyor korkulu gözlerle, en son arkadan bir eleman seslendi "Abi lastikler yanıyor." diye. Adam duymadı, iyi ki de duymadı. Kimse de duyurmaya uğraşmadı zaten. Yol kapalı, bir otobüs bir bilmemne geçmiyor, sadece biz varız. Adam bizi bir yerde indirse yandık, sabah ezanıyla gireriz eve. Hani şimdi düşünüyorum, o yolda kalma korkusu nasıl büyükmüş ki bin yıllık otobüsün içinde yanmayı falan göze almışız. Ah Ankara.
Yine bir Eryaman - Beytepe egosu, bu kez istikamet okul, sabahın 8.30'u saat. Yine bir kırmızı Ikarus'un içindeyiz, yine millet acı çekmekte ama bu kez 150 falan değiliz, 90 kişi civarıyız kanımca. Beytepe nizamiyeye kadar sağ salim geldik, nizamiyede atk abilerimiz durdurdu, kimlik kontrolü yapılacak. Açılan otomatik kapıdan -basamakta durursan çarpıyor - o darbe dönemlerini hatırlatan emir geldi "Arkadaşlar koridoru boşaltalım." biz de eli mahkum boşalttık koridoru, 10 dakikada falan. Kimlik kontrolü yapıldı, biz koridoru boşaltanlar başladık yeniden doldurmaya - ama nafile. İnen herkes geri binemedi bir türlü. Kaydık, yanaştık, birer adım attık ama faydası yok, bir kısım hala aşağıda, sığmadı millet. Derse geç kalma korkusuyla Eryaman'da nasıl sıkışmışsak artık, bir kere çözülünce bir daha toplanamadık. Kalanlar mecburen nizamiyede bekledi başka bir egonun gelip onları almasını. Kaç kişiymişiz yahu biz o otobüste diye düşünürüm hala.
Kaç senedir yaşadığımız şey bu hocam, bunlar artık gündelik şeyler bizim için. Ortalığı velveleye vermenin alemi yok.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
başkent,
beytepe,
eryaman,
melihcim,
toplu taşıma
Cumartesi, Şubat 27, 2010
Owl City - Fireflies

(bkz : günün şarkısı)
You would not believe your eyes
If ten million fireflies
Lit up the world as I fell asleep
'Cause they'd fill the open air
And leave teardrops everywhere
You'd think me rude
But I would just stand and stare
I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
'Cause I'd get a thousand hugs
From ten thousand lightning bugs
As they tried to teach me how to dance
A foxtrot above my head
A sock hop beneath my bed
A disco ball is just hanging by a thread
I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
When I fall asleep
Leave my door open just a crack
(Please take me away from here)
'Cause I feel like such an insomniac
(Please take me away from here)
Why do I tire of counting sheep
(Please take me away from here)
When I'm far too tired to fall asleep
To ten million fireflies
I'm weird 'cause I hate goodbyes
I got misty eyes as they said farewell
But I'll know where several are
If my dreams get real bizarre
'Cause I saved a few and I keep them in a jar
I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
When I fall asleep
I'd like to make myself believe
That planet Earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
'Cause everything is never as it seems
When I fall asleep
I'd like to make myself believe
That planet earth turns slowly
It's hard to say that I'd rather stay
Awake when I'm asleep
Because my dreams are bursting at the seams
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
fireflies,
günün şarkısı,
lyrics,
owl city,
sözlerini de yazayım tam olsun
Cuma, Şubat 26, 2010
Sor Dife Söylesin İşi Ne
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
formspring,
sor sor buyur
Perşembe, Şubat 25, 2010
Hadi Sen Geç Kalma Dedi Ve Uyandım...
Uyku çok tuhaf bir şey. İki ay öncesine kadar yıllardır muzdarip olduğum insomnia illeti geçti diye sevinirken - en azından başımı yastığa koyduğum anda uyuyabilmeye başlamıştım - şimdi ne kadar uyusam da yetmiyor. Dün 13 saat kadar uyudum, bu haftaki ortalamam 10 saat / gün civarında. Mesela bu gün 8 saatten fazla uyudum ve yatsam rahat bir 6 saat daha uyurum.
Bir acayip şeyler oluyor bünyeye ama hadi hayırlısı diyelim.
Tamam çok şahane saatlerde uyumuyorum, gözümden uyku aka aka sapık gibi sabahın 5'ine kadar oturuyorum ama, en azından 13 saat uyumayayım be. İki gün 5'e kadar oturdum diye ceza mı bu ?
Uyuyamama gibi aşırı uyuma / uyanamama - ki benim durumum uyanamama ile açıklanabilir - depresyon belirtileri arasında. Yahu ben gayet sağlıklıyım, tamam normalin üstünde bir sinirim var, tamam içim dışım adrenalin hormonu, tamam arada gelip gidiyor kafam ama ben hep böyleydim zaten. Bu uyanamama nerden peydah oldu şimdi ?
Sürekli bir şeyleri eksik yapıyormuşum gibi bir his var içimde. Sanki yarına hazırlamam gereken dosyalar varmış, ertesi gün lab finali varmış da benim haberim yokmuş, yarın hayatımın işinin son teslim tarihiymiş, ne bileyim ocağı açık unutmuşum gibi bir hisle yatıyorum. Normalde uyuyamazsın değil mi ? Oraya dön, buraya dön, kendine masal anlat (ki bu en eğlencelisi) bir işe yaramaz değil mi ? Yok abi, içimdeki bu hisse rağmen başımı koyduğum anda ayı gibi uyumaya başlıyorum. Ve 10 saatten fazla da uyusam durduramıyorum bu uyumayı. Biri beni tekmeleyerek uyandırana kadar o rüya senin bu rüya benim cirit atıyorum.
Öyle böyle rüyalar da değil bunlar zaten. Gayetle şahane, eğlenceli, maceralı falan. Genelde yıllardır görmediğim ve özlediğimi anca rüyamda görünce keşfettiğim insanlar oluyor rüyalarımda. Yemek yiyoruz, dansa gidiyoruz (70lerden kalmayız ya sanki), çeşitli aksiyonlara katılıyoruz, park bahçe orman geziniyoruz, uzun uzun konuşuyoruz bazen de. Böyle anlatıyorum anlatıyorum, "yahu sen ne dersin, böyle devam etsem iyi mi ?" diyorum, "valla bana iyi gibi geldi, sen yaparsın zaten, sıkma canını sen çalış yeter" diyorlar. Bir de bu rüyalar öyle arada uyanmayla falan kaçmıyor. Rüyanın orta yerinde alarm çalıyor, hop atlıyorum ranzanın tepesinden, bir koşu odanın öbür ucundaki telefonu kapıyorum, alarmı erteleyip yeniden tırmanıyorum yatağa. Gözümü kapamamla rüya kaldığım yerden devam ediyor.
Ya geçen şöyle bir şey oldu. Rüyamda yine bin yıl öncesinden biriyle muhabbetteyiz, nasıl özlemişiz birbirimizi falan. O arada alarm çaldı, ben yukarıdaki hareketleri yaparak yatağa geri geldim, kafayı koydum ve rüyaya geri döndüm. Arkadaş ;
"- Hayırdır ne olmuş ?" dedi.
"- Yok bir şey ya, alarm çaldı, sen devam et." dedim. O konuşmaya devam etti etmesine de, benim içim içimi yemeye başladı rüyada. O sırada erteleme çaldı bir kaç defa, kapattım falan. Eleman hala konuşuyor, bende de yavaş yavaş bir panik dalgası yükseliyor, geç kalacağım derse çünkü, gene gitmeyeceğim okula. Bu benim kıvranmamı gördü, dayanamayıp sordu ;
"- Dif hayırdır kuzum, ne kıvranıp duruyorsun ?"
Şimdi saygısızlık olacak diye söyleyemiyordum ama, dayanamadım ;
"- Aga ben derse geç kalıyorum ya, demin ertelemeler de çaldı. Hani keşke daha geniş bir zamanda yapsak bunu, büyük ihtimalle an itibariyle geç kaldım ben, gene gidemicem derse."
Bu bir güldü halime ;
"- Ahaha abi ne demek, hadi koş gecikme sen daha fazla. Gene yaparız böyle, arada uğrarım ben." dedi ve ben uyandım. Gözler faltaşı gibi, dumurdan dumurlara atlamaktayım.
Şekil a sütun bir, rüyalarım bu vaziyette. Uykularım zaten apayrı bir dünya. Allah seni inandırsın, bir de böyle şenlikli rüyalar gördükçe insanın hiç uyanası gelmiyor Necibe hanımteyze. Bu da bir haldir, deyip geçmek istiyorum.

Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Bir acayip şeyler oluyor bünyeye ama hadi hayırlısı diyelim.
Tamam çok şahane saatlerde uyumuyorum, gözümden uyku aka aka sapık gibi sabahın 5'ine kadar oturuyorum ama, en azından 13 saat uyumayayım be. İki gün 5'e kadar oturdum diye ceza mı bu ?
Uyuyamama gibi aşırı uyuma / uyanamama - ki benim durumum uyanamama ile açıklanabilir - depresyon belirtileri arasında. Yahu ben gayet sağlıklıyım, tamam normalin üstünde bir sinirim var, tamam içim dışım adrenalin hormonu, tamam arada gelip gidiyor kafam ama ben hep böyleydim zaten. Bu uyanamama nerden peydah oldu şimdi ?
Sürekli bir şeyleri eksik yapıyormuşum gibi bir his var içimde. Sanki yarına hazırlamam gereken dosyalar varmış, ertesi gün lab finali varmış da benim haberim yokmuş, yarın hayatımın işinin son teslim tarihiymiş, ne bileyim ocağı açık unutmuşum gibi bir hisle yatıyorum. Normalde uyuyamazsın değil mi ? Oraya dön, buraya dön, kendine masal anlat (ki bu en eğlencelisi) bir işe yaramaz değil mi ? Yok abi, içimdeki bu hisse rağmen başımı koyduğum anda ayı gibi uyumaya başlıyorum. Ve 10 saatten fazla da uyusam durduramıyorum bu uyumayı. Biri beni tekmeleyerek uyandırana kadar o rüya senin bu rüya benim cirit atıyorum.
Öyle böyle rüyalar da değil bunlar zaten. Gayetle şahane, eğlenceli, maceralı falan. Genelde yıllardır görmediğim ve özlediğimi anca rüyamda görünce keşfettiğim insanlar oluyor rüyalarımda. Yemek yiyoruz, dansa gidiyoruz (70lerden kalmayız ya sanki), çeşitli aksiyonlara katılıyoruz, park bahçe orman geziniyoruz, uzun uzun konuşuyoruz bazen de. Böyle anlatıyorum anlatıyorum, "yahu sen ne dersin, böyle devam etsem iyi mi ?" diyorum, "valla bana iyi gibi geldi, sen yaparsın zaten, sıkma canını sen çalış yeter" diyorlar. Bir de bu rüyalar öyle arada uyanmayla falan kaçmıyor. Rüyanın orta yerinde alarm çalıyor, hop atlıyorum ranzanın tepesinden, bir koşu odanın öbür ucundaki telefonu kapıyorum, alarmı erteleyip yeniden tırmanıyorum yatağa. Gözümü kapamamla rüya kaldığım yerden devam ediyor.
Ya geçen şöyle bir şey oldu. Rüyamda yine bin yıl öncesinden biriyle muhabbetteyiz, nasıl özlemişiz birbirimizi falan. O arada alarm çaldı, ben yukarıdaki hareketleri yaparak yatağa geri geldim, kafayı koydum ve rüyaya geri döndüm. Arkadaş ;
"- Hayırdır ne olmuş ?" dedi.
"- Yok bir şey ya, alarm çaldı, sen devam et." dedim. O konuşmaya devam etti etmesine de, benim içim içimi yemeye başladı rüyada. O sırada erteleme çaldı bir kaç defa, kapattım falan. Eleman hala konuşuyor, bende de yavaş yavaş bir panik dalgası yükseliyor, geç kalacağım derse çünkü, gene gitmeyeceğim okula. Bu benim kıvranmamı gördü, dayanamayıp sordu ;
"- Dif hayırdır kuzum, ne kıvranıp duruyorsun ?"
Şimdi saygısızlık olacak diye söyleyemiyordum ama, dayanamadım ;
"- Aga ben derse geç kalıyorum ya, demin ertelemeler de çaldı. Hani keşke daha geniş bir zamanda yapsak bunu, büyük ihtimalle an itibariyle geç kaldım ben, gene gidemicem derse."
Bu bir güldü halime ;
"- Ahaha abi ne demek, hadi koş gecikme sen daha fazla. Gene yaparız böyle, arada uğrarım ben." dedi ve ben uyandım. Gözler faltaşı gibi, dumurdan dumurlara atlamaktayım.
Şekil a sütun bir, rüyalarım bu vaziyette. Uykularım zaten apayrı bir dünya. Allah seni inandırsın, bir de böyle şenlikli rüyalar gördükçe insanın hiç uyanası gelmiyor Necibe hanımteyze. Bu da bir haldir, deyip geçmek istiyorum.

Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
insomnia nerdesin,
necibe hanımteyze,
rüya,
uyanmak istiyorum,
uyku
Pazartesi, Şubat 22, 2010
Gereksizlik...
Sıkıldım.
Bunaldım.
Bıktım.
Sinirliyim.
Bilmiyorum niye...
Geçer elbet ?
Bunaldım.
Bıktım.
Sinirliyim.
Bilmiyorum niye...
Geçer elbet ?
Pazar, Şubat 21, 2010
Aman Be...
Gecenin köründe sanki kalan hayatım buna bağlıymış gibi blog için yeni template aradım, kırk çeşidini denedim, hiçbirini beğenmedim. İyi madem, dedim, eskisine döneyim. Bu kez de renkleri seçemedim. En son delirip bu beyaz zımbırtıyı koydum. Bi halta da benzemedi.
Te allaam ya.
Te allaam ya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)