Pazar, Eylül 26, 2010

sosyal bir varlık olma yolunda...



Sosyalleşmek...

Tek bir kelime, bu kelimenin yarattığı devasa karmaşa. Kaos.

Beş senelik bir asosoyalite durumunun insan hayatında ne kadar yeri olabilir ki ? Bu beş seneye kayıp diyebilir miyiz ? Beş senelik bir duraklama dönemi olabilir mi bu ?

Abartmayalım, o kadar da değil.

Sosyalitenin minimumda aşkın maksimumda olduğu bir beş sene geçirdim. Beş sene boyunca tek bir insanla yaşadım ben. Kabul etmesi zor olabilir, "yok canım Dif, devenin kuyruk sokumu artık, daha neler." diyebilirsiniz ama gerçek bu.

Asosyalitenin sosyofobiye dönüştüğü o ince çizgide geçen beş yılın ardından pat diye halkla ilişkiler müdürüne dönüşmek de çok kolay olmuyor. Bir yandan kendini ezikleyip olmayan özgüvenini edinmeye çalışırken, bir yandan da insanların sana kızmalarıyla uğraşıyorsun. Çünkü bu durum insanların sana bakışını değiştiriyor. Yeni tanıdığın insanlar senin hakkında gerçek olmayan yargılara varıyorlar, sonra da seni bu yalan yanlış yargılara dayanarak eleştiriyorlar. "Eyvallah" diyorsun, "amma da salak" diyorsun, "o kim ki be" diyorsun, az biraz bozulup ertesi güne unutuyorsun.
Bu durum bile o dönemde yeterince berbatken en yakınların bunu daha da berbatlaştırma çabasına giriyor nedensizce. Sen her şeye sıfırdan başlamaya çalışıp bir yandan da ayrılık acısı çekerken en yakınların seni en çok taşlayanlar oluyor genelde, gereksizce kızıyorlar, gereksizce söyleniyorlar.

" Kendine gel artık Dif."

" Kendine acilen bir hayat kur Dif."

" Çık biraz dışarı da yeni insanlarla tanış Dif."

" İnsanlarla iki kelime konuşamıyorsun Dif."

" Ne demek anlatabileceğim bir şey yok ? Azıcık sokağa çıksan, bir etkinliğe katılsan bak nasıl olur Dif."

" Kimseyle konuşmazsan tabi cümle kuramazsın Dif."

" Türkçe'yi bile unuttun artık, biraz kitap oku Dif."


" Bomboş insanlarla bomboş işlerle vakit öldüreceğine biraz kendini geliştir Dif."

" Sen hakikaten çok boş biri oldun çıktın Dif."



E ama yeter.
Aklı olana bir laf bir defa edilir. Beş sene diyorum, tek bir kişi diyorum, okula bile uğramadım diyorum. Kitapçıya gitmedim ki kitap alayım, dünyadan haberim olmadı ki etkinliğe katılayım.
O arada boş bir insana dönüşmüşsem ne yapabiliriz ki zamanı bükemediğimiz sürece ?

" Bunlar bahane değil Dif."

" Yapmak istesen sen neler yaparsın Dif."

" Tamam haklısın ama artık böyle yaşama lütfen Dif."

" Bomboş birisin ve öyle devam ediyorsun Dif."


Bu "doluluk" dediğimiz şey ne zamandan beri gökten iniyor ?
İlişkim bitti, biraz zaman geçti ve durum da offical bir hale geldi. Sonra elleri kaldırdım göğe, "Medet!" dedim, oyh... O nasıl bir bilgi akışı ki sorma. Aydınlandım bir anda, eriverdim hop diye. Oh mis valla.
Öyle olmuyor bu işler güzel kardeşim.
Bunlar zaman işi. Günde maksimum kaç film izleyebilirsin ? 4 ? 5 ? Haftada kaç kitap bitirebilirsin ? 5 ? 7 ? Ayda kaç etkinliğe katılabilirsin ? 6 ? 9 ?
Beş senede kaç film çekildi ? Kaç kitap yazıldı ? Ne etkinlikler oldu ?
Al kalemi kağıdı, otur hesaba dök bu işi. Güzelce bir oran kur bana, öyle gel karşıma. Gerçekçi ol, beş senenin açığını beş ayda kapatamayacağımı kabul et.
Sonra da çabalarımı takdir et.

" Garsondan çatal isteyemiyorsun Dif."

" Egon bittiğinde panik yaşıyorsun Dif."

" Birini ararken elin kolun boşalıyor Dif."

" Sokağa çıkamıyorsun Dif."

Hadi oradan, uydurmayın. Aştım bunları artık. Beş ay aldı ama aştım. Garsondan bırak çatal istemeyi, telefon numarasını bile isterim. Hatta elim kolum titremeden ararım bile herifi. Egom bittiğinde bunu tüm otobüse haykırırım, bir an düşünmem. Sokağa çıkmaya gelince, eve girdiğim mi var ki ?

" Evet ama daha fazlasını yapman lazım Dif."

" Çevreni genişletmeli, yeni insanlarla tanışmalısın Dif."

" Flüt yeterli değil, bir adet dil bir adet de dans kursuna katılmalısın Dif."

" Okula düzenli gitmelisin, dersin olmasa bile kütüphanede çalışmalısın Dif."

" Haftada 10 kitap bile az sana."

" Her gece iki film değil on iki film izlemelisin Dif."

" Tek iş yetmez, en aşağı iki part-time işin olmalı Dif."

" Ne haftada dört gün mü dışarıdasın ? En az yedi gün çıkmalısın Dif."

" Günde 6 saat değil 2 saat uyumalısın Dif."

" O açığı acilen kapatmalısın Dif."


Ben beş sene boyunca tek bir insanla yaşadım diye de bokunu çıkarmayın yahu.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Cumartesi, Eylül 18, 2010

difle hayata dair zırvalar... bu dif hep zırvalar...

Bu defa Muzicons bana yetmedi, Grooveshark'a bağlanalım dedim. http://listen.grooveshark.com/#/s/The+Guitar+Man/2DEj3c . Açamayanlar için ; Cake - The Guitar Man.


Hayatıma giren çıkan hemen hemen tüm insanlar bir şeyler götürmüştür benden, herkesin hayatında olduğu gibi. Ama elleri boş gelmemiştir hiçbiri, bir şeyler de getirmişlerdir hani yanlarında. Ve her kibar misafir gibi getirdiklerini bırakıp gitmişlerdir - ki biz buna "katmak" diyoruz. Ha her zaman getirdikleri/götürdükleri oranı 1 çıkar mı ? Hayır. Çoğu zaman küsüratı vardır bu işin. Ama o kadar ufağını hesap etmem genelde, zaten konumuz da küsüratlar değil.

P.S : İnanır mısın, konumuzun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Neyse, konumuz bu da değil galiba.

Bu güne kadar tüm bu "misafirlerime" teşekkürü borç bilmiştim, bana kattıkları için. Aslında hala şükran doluyum onlara karşı tabii, ama artık o kadar da önemsemiyorum sanırım. Sonuçta hiçbiri giderken teşekkür etmedi - pek çoğunu fırsatı olmadı gerçi ama bu bir mazeret olmamalı ha ? Teknoloji çağındayız, hepimiz kibarlıktan kırılmaktayız, günümüzde teşekkür edebilmenin milyonlarca yolu var. Çiçek göndermek, hoş bir mail atmak, duygu dolu bir sms yollamak, anlam yüklü bir çağrı bırakmak... Dalga geçiyorum tabii ki :).

İnsanlara o kadar önem vermiyorum artık sanırım. İnsanların yaptıklarına, yapamadıklarına, düşündüklerine, düşünemediklerine, hissettiklerine, hissizliklerine o kadar da aldırmıyorum. Kendime göre yaşamaya başladım sonunda, kendime dönük - belki biraz narsist bir yaşam. Kendimi diğerlerinden daha çok düşünür oldum, her şeyin başını kendim olarak görmeye başladım. Komik bir biçimde kendi kendime de aşılamadım bunu, bir film izleyip üç kitap okuyarak girmedim bu yola, öylece oluverdi işte. Tamamen doğal yollardan, tamamen içimden gelerek - veya hep içimde var olup şimdi ortaya çıkmaya niyetlenerek. Durup dururken kendimi önemsemeye başladım, gökten inme bir bilinç açılması hali :P.

Ama halimden de memnunum. Daha mantıklı, daha düzenli, daha bilinçli oldum pek çok konuda. Hayata biraz daha farklı bakmaya başladım, kendime dair gelecek planları yapmaya başladım, değer vermem gereken şeylere daha çok değer verebilmeye başladım. Adam oldum, yola geldim. Maşşallahım var. Dil ısırtıp dudak uçuklatmaktayım.
Yok, o kadar da adam olamadım galiba. Hala cıvığın tekiyim afedersin.

Mühim olan şu ki, her şey kendimizle başlayıp kendimizde bitiyor. Biz var dersek var, yok dersek yok oluyor. Biz hissettiğimiz sürece canımız yanıyor, biz kurduğumuz sürece işler karmaşıklaşıyor. Biz inandıkça gidilmeyecek yolda sürünüyoruz, biz bir şeyi yapmaktan/yaşamaktan vazgeçince 100% olasılıklar bile 0.000001% lere iniyor. Oradan bakınca Secret yapıyormuş gibi bir havam olabilir ama o kadar iddalı değilim, abartmayalım.

Önemli olan ciddiye almadan ve sahiplenmeden yaşamak. Bu şekilde yaşayarak anın hakkını vermek. Beş dakika sonrasını planlayıp sırtını buna dayayarak yaşayamıyor insan. O beş dakika sonrasının garanti etmek sana bu anı yaşamana yetecek güveni veriyorsa git kendine güvenmeyi öğren koç.
Önemli olan sonuna kadar yaşamak, eksik bırakmadan. Sonradan "keşke" demeye fırsat vermeden.
Hangi çukura girersen gir, dibini görmeden çıkma. Dibini görünce de oyalanıp vakit kaybetme. Zaman aleyhimize işliyor, daha yaşaman gereken bir hayat var.

Neyse, içtim ve saçmalıyorum. Olay bundan ibaret sanırım.

"- Senin sarhoş muhabbetin de hiç çekilmiyor be Dif."


Öpüyorum hepinizi gül yanaklarınızdan.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Salı, Eylül 14, 2010

öyle gereksiz bir veda..



"- Nereye gidiyorsun?" dedim.

"- Buradan uzaklara." dedi.

"- Neden?" dedim.

"- Milyonlarca sebebi var." dedi gözlerini devirerek.

"- Peki ya ben?" dedim.

"- Sen en büyük sebepsin." dedi.

"- Nasıl?" dedim.

"- Artık seninle kalamam. Zaten gereğinden fazla kaldım senin içinde. Artık bana ihtiyacın yok, en azından sen böyle düşünüyorsun." dedi.

"- Üzerine alınman gereksiz." dedim. "Seninle ilgili değil bu artık, benimle ilgili. Yaşadıklarımla."

"- Benimle konuşma şeklin bile artık beni istemediğinin bir göstergesi." dedi.

"- Benim suçum var mıydı peki?" dedim.

"- Hayır, suç sadece zamandaydı." dedi. "Yanlış olan zamandı, zamanlama hatası yapıldı yine."

"- Yine geç kaldım desene." dedim.

"- Geç veya erken, ne fark eder ki? Önemli olan zamanlamanın yanlış olması." dedi içini çekerek.

"- Canım yanıyor hala." dedim.

"- Ben gidince geçecek." dedi.

"- Sen gidince en önemli parçam gidecek." dedim.

"- Sen her koşulda bir bütünsün. Benim gitmem seni eksiltmeyecek, sadece yeni bir parça için yer açılacak içinde." dedi.

"- Sen olmadan yaşayabileceğimi sanmıyorum." dedim gözyaşlarımı zorlukla tutarak.

"- Ölmediğin sürece yaşarsın, bunu sen de biliyorsun." dedi.

"- Nasıl devam edeceğimi bilmiyorum ama." dedim.

"- Zaman en büyük öğretmendir. O sana bensiz yoluna nasıl devam etmen gerektiğini gösterecektir." dedi.

"- Gitmeni istemiyorum. Hiç bir şey senin gitmenle yoluna girmeyecek." dedim.

"- Şeyler her zaman yolundadır zaten. Bunu görmek için sadece bakış açını değiştirmen lazım." dedi.

"- Ama yine de birlikte devam edebilirdik." dedim bir umutla.

"- Zamanım dolalı çok oldu. Ve senin artık farklı bir yolda ilerlemen lazım. Birlikte devam etmeye çalışmak sadece mutlak ayrılığımızı biraz erteleyecek." dedi.

"- Seni çok özleyeceğimi şimdiden hissediyorum." dedim.

"- Ben gidince özlem de hislerin de geçecek." dedi.

"- Hislerimi kaybetmek istemiyorum ama. Seninle birlikte gitmek zorundalar mı?" dedim.

"- Bu kadar acıyı çekmenin sebebi de onlardı. Ben onlarla bir bütünüm, birlikte gitmek zorundayız. Biz gidince bu acı da geçecek." dedi.

"- İnanmıyorum buna." dedim başımı hayır anlamında sallayarak. "Bu acı hep içimde kalacak, yalan söylüyorsun."

"- Yalan söyleyebileceğimi düşünmen artık bana ihtiyacının olmadığının bir göstergesi." dedi.

"- Sen gittikten sonra sakat kalacağım. Bir yanım eksik kalacak hep." dedim.

"- Evet, bu konuda haklısın. Sakatlık sadece fiziksel bir anlam taşımaz. İnsan duygusal olarak da sakat kalabilir." dedi büyük bir ciddiyetle.

"- Hala gitmeni istemiyorum." dedim.

"- Sen gitmen gereken zamanı öğrendin bir süre önce. Ve hayatın akabilmesi için bazen gitmek gerektiğini de... Bunu ben yaptığımda neden isyan ediyorsun?"

"- Olanlardan dolayı beni suçluyorsun." dedim başım öne eğik.

"- Ortada bir suç yok ki seni suçlayayım? Ama biliyorum ki yeni yolunda ben sana sadece bir yük olacağım. Bensiz daha rahat devam edebileceksin." dedi.

"- Geri gelecek misiin peki?" dedim.

"- Sadece tek bir şarta bağlı bu galiba." dedi.

"- Neymiş o şart?" dedim.

"- Belki bir gün bu dünyaya arkanda kendinden bir şey bırakmaya karar verirsin. O zaman eskisinden daha kuvvetli gelirim." dedi.

"- Onun dışında bir ihtimal yok yani." dedim.

"- Öyle görünüyor şimdilik. Ama hayat bu, hiç belli olmaz." dedi.

"- Şu ana kadar varlıklarından dolayı gururlandığım tüm yetilerim gidecek sen gidince." dedim.

"- Mesela ?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.

"- Affedemeyeceğim artık."

"- Affetmek yerine umursamıyor olacaksın." dedi.

"- Sevemeyeceğim." dedim.

"- Ve acı da çekmeyeceksin." dedi.

"- Şefkat, merhamet hepsi gidecek." dedim.

"- Bu dünyada milyonlarca insan bunlar olmadan da yaşayabiliyor." dedi.

"- Kırılmayacağım sanırım." dedim.

"- Ki bu gidişimin en güzel yanı." dedi.

"- Veda sahnelerinden nefret ediyorum." dedim.

"- Bende." dedi.

"- Seni şu an şurada bırakmak istemiyorum. Daha sonra olsa ? Az daha dursan öyle gitsen ?" dedim çaresizce.

"- Zamanı durdurmayı hala öğrenemediğine göre gitmelere de alışman lazım. Diğerleri gibi benim de zamanım geldi." dedi.

Derin nefes... Sonsuzluk kadar uzun, ama sonu var... Her şey gibi...

"- Pekala." dedim. "Bu hayatta bir gün tekrar birleşmek umuduyla."

"- Tekrar birleşmek umuduyla." dedi ipeksi bir sesle.

Göğsümde, göğüs kafesimin altında, akciğerlerimin arasında bir yoğunluk... Önce ufacık bir his, giderek artıyor, ciğerlerimi sıkıştırmaya başlıyor. Tüm duygularım yükseliyor bir anda. Aynı anda hem mutluluk, hem acı. Hem öfke, hem huzur. Hem çaresizlik, hem güven. Hem o, hem bu, hem şu, hepsi. Gözlerimden yaşlar boşanırken deli kahkahalarıma engel olamıyorum. Duygusal sarsıntının bedenimin/benim üstümde nasıl büyük bir etkisi olduğunu anladığım anda yokoluyor o yoğunluk.
Yokoluyor.
Gitti galiba.
Tüm hislerle birlikte.

Sol tarafımda bir acı, başımı eğip bakıyorum.
Küçük şeffaf pembe kalbim kurumuş, kararmış, taşlaşmış.
Onu da almış giderken demek ki.
Kalbim de gitmiş.
Ruhumla birlikte.


Hoşçakal.




Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Cuma, Eylül 10, 2010

this is your life...



(bkz. günün şarkısı)

and you open the door
and you step inside
we're inside our hearts
now imagine your pain
is a white ball of healing light
that's right, feel your pain,
the pain itself,
is a white ball of healing light
i don't think so

this is your life
good to the last drop,
doesn't get any better than this
this is your life, and it's ending
one minute at a time
this isn't a seminar
and this isn't a weekend retreat
where you are now
you can't even imagine
what the bottom will be like

only after disaster
can we be resurrected
it's only after you've lost
everything that you're
free to do anything

nothing is static,
everything is appalling (evolving),
everything is
falling apart

you are not a beautiful and unique snowflake
you are the same decaying
organic matter as everything else
we are all a part of the same compost heap
we are the all-singing,
all-dancing crap of the world
you are not your bank account,
you are not the clothes you wear
you are not the contents of your wallet
you are not your bowel cancer
you are not your grande latte
you are not the car you drive
you are not your fucking khakis

you have to give up

you have to realise that someday you will die,
until you know that you are useless
i say let me never be complete
i say may i never be content
i say deliver me from swedish furniture
i say deliver me from clever art
i say deliver me from clear skin and perfect teeth
i say you have to give up
i say evolve, and let the chips
fall where they may

i want you to hit me as hard as you can

welcome to fight club
if this is your first night
you have to fight

Cuma, Ağustos 20, 2010

sap - saman - artı sapmalar - eksi sapmalar - sapık dif



Sapla samanı yaratılışımdan gelen bazı eksikliklerden dolayı ayırdedemiyorum. Yani "yaratılışımdan gelen eksiklik" diyorum çünkü ne kadar uyusam da büyüsem de okusam da adam bile olsam da ayırdedemiyorum. Hani ne yaparsam yapayım boş, bir adım yol katedemiyorum bu konuda.

Hayatımın büyük bir kısmı hiçbir şekilde işime yaramayacak öğütler dinleyerek geçmiştir. Tabi, pek çoğumuzun böyle geçmiştir, yani bu bana özgü bir durum değil. Bunun bilincindeyim. Ama bu konuda benim söylemek istediğim başka bir şeyler var.

Etrafımdaki insanlar kim olduklarına, ne olduklarına, kendi hayatlarına/statülerine/beni ne kadar tanıdıklarına ve - en önemlisi - benim onlara verdiğim değere bakmadan beni eleştiriyorlar. Ben - üzgünüm ama - eleştiri kaldırabilen bir insan değilim. Çünkü halimden ve kendimden fazlasıyla memnunum, hayatımdaki ve kişiliğimdeki sapmaların bilincindeyim. Ve kendimi bu sapmalarla seviyorum. Bu sapmalar özel yapıyor beni, bu sapmaların sayesinde sokaktaki adamla aramda bir fark var. Bu sapmalar Dif yapıyor beni. Kimseden daha özel veya daha değerli olmayabilirim, ama herkesten farklıyım - thanks to these deflections.

Eksi sapmalar varsa artı sapmalar da vardır, olmak zorunda. Bazı yönlerimle, bazı düşüncelerim ve hareketlerimle hayranlarıma hayran katarken bazılarıyla da insanları sıkabilir/bunaltabilir/bana tahammül etmelerini engelleyebilirim. Üzgünüm ama bu budur, artı sapmalar varsa eksi sapmalar da vardır. Bu bu kadar basit.

Eleştirerek, nasihat ederek, yol yordam göstererek, yönlendirmeye çalışarak kim ne yapabilmiş ki siz yapabilesiniz ? Kim kimi yolundan çevirebilmiş ki siz beni adam edeceksiniz ? Evet, hoşlanmadığınız yönlerim konusunda haklısınız. Evet, daha iyi, daha düzgün, daha mantıklı, daha "istediğiniz gibi" biri olabilirdim. Ama değilim, ve maalesef ki olamayacağım hiçbir zaman. Bunun olmak istememle de alakası yok hem, bu tamamen ability denilen durumla alakalı. Olamam, çünkü ben buyum. Çünkü ben bundan daha fazlası değildim, hiçbir zaman da olamayacağım.

Mükemmel olmamı bekleyebilirsiniz, kafanızdaki Dif'i benim bedenime yerleştirmek isteyebilirsiniz ama istemek yetmiyor. Ve yine üzgünüm ki, öyle bir dünya yok.

Evet, her şeyi fazla ciddiye alıyorum. Çünkü ben hayatı ciddiye alıyorum. Yaşamak benim için fazlasıyla ciddi bir iş. Ve inanın ki, kendimi her şeyden çok ciddiye alıyorum.

Evet, bazen takıntılı/saplantılı bir hale gelebiliyorum. Çünkü ben değer veriyorum ve o değeri de boşa vermiyorum. Yaşadığım her ana, etrafımdaki her insana, soluduğum her nefes oksijene değer veriyorum, hepsi çok değerli benim için. Hepiniz çok değerlisiniz benim için. Bundandır ki yeri geldiğinde obsesifleşiyorum, hepinize çok fazla değer verdiğimi için haddinden fazla umursuyorum.

Evet, çok deli saçması işler yapabiliyorum. Benden beklenmeyen anlamsız hareketlerim çok meşhur. Çünkü ben bir beyin değil, bir insanım. Lafa geldi mi çok mantıklı konuşmam aynı şekilde davranmam gerektiği anlamına gelmiyor. Kimse ağzından çıktığı gibi yaşamak zoruda değil, kaldı ki kimse bunu tam anlamıyla yapamaz. Hanginiz hayatınızın her anında mantığınızla hareket edebildiniz ? Biri çıkıp da "ben yaptım bunu" derse alnından öper ve ona bir insan olmadığını söylerim. Çünkü ben bunu yapamam, çünkü ben bir insanım, çünkü benim duygularım var. Çünkü ben duygularımla yaşamayı biliyorum.

Evet, çok düşünüyorum. Türlü çeşit gereksiz şeyi en ince ayrıntısına kadar irdeliyorum, günlerce hatta aylarca. Çünkü ben düşünebiliyorum, çünkü ben düşünerek var olabileceğimi biliyorum. Çünkü yaşadığım her anı derinlemesine yaşamak istiyorum. Her olayı herkesin açısından görebilmek istiyorum. Lafa gelince herkes "objektif olma" ve "empati kurma" çabasında. Gerçek şu ki bu yetiler gökten inmiyor kimseye. Bunları ancak düşünerek edinebiliyor insan. Bu yüzden bir yandan benim "telepatlığıma" ve "empatlığıma" şaşırıp bir yandan da fazla düşündüğüm için eleştireceğinize siz de düşünmeye başlasanız iyi olur. Derinlemesine yaşayabilmek ve olabildiğince doğru yargılarda bulunabilmek için.

Evet, bazen anlamsız tartışmaların başını çekiyorum. Çünkü ben herhangi bir kalıp görüşe veya bir ideolojiye ait değilim. Ben bir akıma da ait değilim. Ben herkes camdan atlıyor diye peşlerinden uçuşa geçmeyi saçmma bulanlardanım. Ben başka birinin mantığını körü körüne kabul etmektense kendi düşünce yapımı oluşturmayı seçenlerdenim. Bir kalıba sığmak zorunda değilim.

Evet, mantığınıza uygun davranmayabilirim. Çünkü benim de kendime ait çok kıymetli bir mantığım var. Benim de kendime ait değişmez değerlerim var. Sizinkilere uygun davranmak yerine kendiminkileri tercih etmem bencillik mi ? Değerli yaşama süremi kendime göre değerlendirmem delilik mi ?

Evet, kimsenin sınırlarımı çiğnemesine izin vermiyorum. Çünkü ben de kimsenin sınırlarını çiğnemiyorum.

Evet, her bokuma saygı bekliyorum. Çünkü ben sizin sıçtığınız boka kadar saygı duymam gerektiğini biliyorum.

Evet, hata yapıp da arkamı döndüğümde sizi orada göremezsem siliyorum. Çünkü ben olası acil durumlar için arkanızda hazır bekliyorum. Right behind you.

Evet, sapla samanı ayıramıyorum. İlk fırsatta hata yapıyorum, buna eğilimliyim. Çünkü ben bir insanım ve elimden gelenden daha fazlasını/daha iyisini yapamayacağımı biliyorum. Ve mükemmel olmak gibi bir kaygım yok.

Ben kendimi tüm bunlarla ve daha niceleriyle birlikte seviyorum. Beni bunlarla kabul eden/seven herkese de açığım. Gerisini de umursayamıyorum artık maalesef. Kimseye kendimi zorla sevdiremem ya.


Gelenler... Ben buyum, gördüğünüz kadarım ve bundan çok az daha fazlası değilim, hiçbir zaman olmadım. Olamayacağım. Bunu bilerek gelin, ben zaten sizi her şeyinizle kabul ederim. Bu kadar da eminim kendimden, kendimi bunu söyleyebilecek kadar tanıyorum.


Diye esti gürledi Dif yine. Daha içinde neler var da, susması gerekli artık...



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Salı, Ağustos 10, 2010

bu difin işi gücü yoktur, boş gezer, boş zamanlarında kalfalık eder.



- İnsanın sıcaklardan beyni erirken düşünceleri de abuklaşabiliyor. Son günlerde pek bir deli görüyorum kendimi. Sanırım bu hava beyin kimyamı bozdu.

- Saçlarımı belime kadar uzatıp yeniden pembeye boyamaya karar verdim. Dün gece de kulak hizasında Amelie modeli kestirip elektrik mavisine boyamaya niyetlenmiştim. Bakalım yarın kendimle ilgili nasıl bir değişiklik yapmaya karar vereceğim ?

- We're building a religion here.

- En geç ağustos 22 de yolcudur bu abbas. Ben bu sene her şeye inat tatil yapacağım ! Evet.

- Betty Blue'ya yeni yaşam tarzımı şekillendirmesi için izin verdim. Bakalım bu defa naşımıza neler gelecek ?

- Naşımıza değil tabi, başımıza.

- I've got all my life to live, I've got all my love to give. I will survive !

- O bu değil de, bu sezon Survivor ne saçma bir program haline geldi ya.

- Hayatında bir bakışınla ne düşündüğünü anlayabilen birinin olması mükemmel bir şey ya hani, bende bu "biri"lerinden bir sürü var. Ya ben empatım, yada çok şanslıyım. Ben ikincisini tercih ederdim.

- Bazen sakatlandığımı düşünüyorum. Ömrümün sonuna kadar kimseyi sevemeyecek biçimde lanetlendiğimi. Sevgi, aşk sanırım buraya kadarmış, bundan bir kuple fazlası yokmuş artık. Hakkım olanı bol keseden harcayıp tüketmişim. Bundan sonrası haram artık bana.

- Adam gibi bir yazı yazmayı kaç gündür istiyorum bilemezsiniz. Gerçi ben de bilemiyorum, saymak lazım.

- Hayatımdaki tüm olumsuzlukları sıcaklara bağlamak gibi bir sistem geliştirdim. Suç benim değil ki, hava bok gibi sıcak be.

- Tekrar birinci sezondan başlayıp Friends izlemeye niyetliyim. İşte ben de bu cinstenim, döner döner izlerim. Te allahım, sırf zaman kaybıyım ha.

- Yalansa söyle.

- Sapıklar gibi saçma sapan konularda kendimce araştırmalar yapıyorum. Her gece aklıma yeni bir konu geliyor, sonra interneti deşiyorum sabaha kadar. Bu gün yarın ayaklı ansiklopedi gibi gelirsem kızgın maşayla kovalayın beni.

- O bu değil de, amma korkarım ha kızgın maşadan. Hem cayır cayır yakar etini, hem de kıstırır morartır. Çifte bela.

- I wanna love you madly ! I wanna love you now !

- Geçen gece eve dönerken üç farklı sokak partisinin içinden geçtim. İlkinde ergenler alternatif müzikler dinleyerek bira içiyorlardı - "abi yea bu parça çok sıkı dimi yeaa". İkincisinde apaçiler votka devirip kopuyolardı. Üçüncüsünde ağır abiler kim bilir ne içerken Orhan Baba dinliyorlardı. Çeşitliliğimiz zenginliğimizdir, dedim.

- Cake'nin Short Skirt/Long Jacket parçasını üzerime alınmadan edemem. I want a girl with a mind like diamond.

- Cake hayranı bir insan değil benim istediğim, hayat felsefesini Cake'in üstüne kurmuş biri. Her nerdeyse gelsin beni bulsun, söyleyeceğim iki çift lafım var.

- Babannem her koşulda ve her biçimde hayatıma neşe katıyor. Bir insanın beni bunalımdan bu kadar uzak tutabileceğini düşünmezdim. 74 yaşında antidepresan maşşallah.

- Goats ? Go to hell.

- Geç saatte iş çıkışı hiç tanımadığınız birinin size Starbucks'tan kahve ısmarlaması hayatınızın son derece renkli olabileceğine dair bir işarettir bence. Bazı insanlar işaretleri okumayı beceremiyorlar.

- Hava gereğinden fazla sıcak.

- Artık bu şuursuz yazıyı bitirme zamanı geldi bence.

- Buraya kadar sabredip okumuş olan sizleri şakaklarınızdan öpüyorum anacım. Bebeğimsiniz.

- Huni forevır.

- Fin.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Pazar, Temmuz 25, 2010

bu gün korktuğun anlar döner nazik poponda patlar...



O yirmili yaşlarında, kiminin genç kız, kiminin genç kadın, kiminin karı diye tabir ettiği cinsten. Tüm hemcinsleri gibi mantığını duygularıyla birleştiremiyor ve yaşadığı her anı son derece ciddiye alıyor. Üç gün hiç tanımadığı bir adamla birlikte yaşıyor, her anlamda çok yoğun duygular hissediyor hatta bir ara aşık olduğunu bile düşünüyor. Üç günün sonunda peri masalı bitiyor, evli evine köylü köyüne. Ancak masal bitmeden bu masalın ilerideki bölümleri hakkında hiç konuşulmuyor, aralarında geçenlerin ne olduğunu bile soramıyor kız, korkuyor. Korkusundan arkada kalmayı kabul ediyor.

"- Korktuğum şey reddedilmek değildi, zaten bunu göze çoktan almıştım. Benim korkum onu tamamen kaybetmekti, hayatımın içinde bir daha hiçbir şekilde yer almayacağını duyma korkusuydu beni susturan."


20li yaşlardaysanız ve aşık olabilecek kadar sağlıklıysanız korku krallığına hoş geldiniz. Bu krallığa 2 ile başlayan yaşlarla girilir, 3 ile başlayan yaşlara ulaştığınız anda arka kapıdan çıkarsınız, tek başınıza veya bir çift olarak. İnsanların ev kurduğu, aile olduğu, veya bir bok olamadığı yaşlar bunlar, gelecek hayatın temellerini burada atıyoruz. Eğer bu temel işini de birazcık ciddiye alıyorsak her adımda korkudan altımıza ediyoruz. Ciddiye almayıp keyif içinde geçirenler ileride pek bir halt olamıyorlar, ciddiye alıp her keyfinin içine biraz kafa karışıklığı biraz korku ekleyenler de ileride pek bir bok olamıyorlar. Bir bok olmanın tek şartı biraz şans kanımca.

Biraz düşünün. Hayatta ne kadar çok anı kaybediyoruz korkarak ? Ne kadar çok güzelliğe sırt çeviriyoruz içimizdeki deli saçması korku yüzünden ? Yaşanılması gereken pek çok şey yarım yamalak yaşanıyor bu korkularla, bazıları hiç yaşanmıyor/yaşanamıyor. Üstelik bir şeylerin baştan savma yaşanmış olması/hiç yaşanmamış olması cebimize çantamıza boş bulunan her yerimize bir sürü "belki - keşke"cikler dolduruyor. Yanımıza kalanlar korku içinde yaşanan güzel anlar ve bir yığın belki - keşke.

Bazen bundan ders de çıkarıyoruz utanmaz gibi. "Bir sonrakinde korkmayacağım, dürüst olacağım, anı yaşayacağım etc." naralarıyla yeniliklere yelken açıyoruz. Seferden taze "belki - keşke"ciklerle dönüyoruz. Ha evet, bir de hayat dersi, +1 puan. Oyh.

Bir insanı korkuyla yönetebilirsiniz. Duyguların içinde en diktatör olanıdır korku , zaten tarihteki diktatörler korkuyu kullanmışlar, huzuru değil. Korku öyle bir duygu ki, kanınıza girdikten sonra tüm yönetimi ele geçiriyor. Alsa yapmam dediğin ne varsa yaptırıyor sana suratında alaycı bir gülümsemeyle, parmağında oynatıyor ya seni. Korkuyla karşılaşınca kimisi yalan söylüyor sürekli (ki dürüst olmaya ne yeminler içmişti), kimisi her emre itaat ediyor köle gibi (ki özgür olmaya ne yeminler içmişti), kimisi kendinden korkacak derecede paranoyaklaşıyor hatta obsesyon baş gösteriyor bünyesinde (ki son derece mantıklı biriydi), kimisi kendi değerinden vazgeçiyor, çarpık ilişkiler kuruyor (ki eski halini tanısaydınız takdir ederdiniz). Ama her bünyenin verdiği tepki temelde aynı ; kendinden vazgeçmek/kendini çiğnemek.

Hayattan zevk almayı engelliyor korku, hayatı yaşamanı -olduğu/olması gerektiği gibi yaşamanı- imkansız hale getiriyor. Korktuğun anda aslında yaşayabileceğin mükemmel anlardan vazgeçiyorsun. Korkunla yüzyüze gelmektense hayallerini kaybetmeyi tercih ediyorsun. Aradan gerçekleri görmene yetecek kadar zaman geçiyor, "amma dangalakmışım" diyorsun, ama o arada iş işten de geçiyor.

Hayatı güzel ve doya doya yaşayabilmenin tek şartının birazcık cesaret olduğunu hiç bilmezdim.
Bazen kelleyi koltuğa almak "belki-keşke" demekten daha iyidir kanımca ha ?



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

öhöm... oyh...

Başım dik ve hayatın tadını çıkarıyorum.

Ayrıca Kaş'a falan gitmiyorum, tatil yalan oldu, hayalleri suya düştü.

Tüm yazı dört duvar Başkent'te yakan top oynayarak geçireceğim. Akşamları saklambaca çıkıyoruz, ilgilenenlere duyrulur.

Bir "bekle beni Kaş" masalının daha sonuna geldik. Ağustos ayı için "bekle beni Didim- Bandırma-İstanbul" diyorum, daha fazla bir şey demeye de halim yok.

Biri beni İzmir'e götürsün nolur. Sevabına.

Yorgunum nan, uyumak istiyorum.

Eklemeden geçemem, o manyak Nephe'nin de doğum günü kutlu olsun. Sierra'lar helal olsun kendisine. Evek.

Şimdi uyandırılana kadar uyumaca...

Dif gene geldi saçmaladı ve gitti. Obarey.

Pazar, Temmuz 18, 2010

ebeveynler - güven sendromları - açlık



Ebeveynlerin çocuklarının arkadaşları konusunda takındıkları tavırları çoğunlukla anlayamıyorum. Kimisi çocuğunu arkadaşlarına emanet eder, hatta yanında arkadaşları varken güvende olduğunu düşünür (çocuğuna olan güven eksikliğinden mi acaba ?). Kimisi tam tersi, hiçbir durumda arkadaşlarına güvenmez, hatta her birine bir kulp takar, yerden yere vurur (çocuğunun seçimlerine güvenmediği için mi acaba ?). Bir diğer tür vardır, seçmece meyve sebze alır gibi, çocuğunun arkadaşlarından bazısını kendi doğurmuş gibi sever, bazısına da babasını öldürmüş gibi açık seçik bir kin güder (neye göre seçiyorlar anlamam doğrusu).

Benim ailem bir istisnadır bu konuda. Onlar yalnızca bana güvenirler, yanımda birinin olup olmaması, hatta olan kişinin kim olduğu onlar için önemli değildir. Yaptığım her şeyi tek başıma yapmışım gibi, gittiğim her yere yalnız gidiyormuşum gibi bir ruh hali içindedirler. Bu yüzden "aa baba bak Nephe de geliyor, hem yalnız da dönmicem eve, gidiyim mi noluuuuur" diye cıvımam hiç bir işe yaramaz, orda Nephe olsun olmasın değişen bir şey olmaz, yanında Berl veya Tumba, Def, Sam etc. hiç bir fark yaratmaz. Bu açıdan bakınca kötü bir durum tabi, kimseyi pis işlerin için kullanamıyorsun, ama işin bir de öbür yüzü var.

Onay almam - haber vermem gereken bir durum söz konusu olduğunda o onayı yalnızca bana güvendikleri için verdiklerini biliyorum. Toplanıp tatile gidilecek örneğin, ve benimkiler hiç bir sorun çıkarmadı. Biliyorum ki bu gittiğim gruptan kaynaklı değil, benim bu tatilin altından kalkabileceğime, başımın çaresine bakabileceğime inandıkları için. Bunu bilmek güzel, en azından ailemin bana ne konuda güvenip ne konuda güvenmediklerini bilebiliyorum bu şekilde. Sevgili konusunda bana güvenmezler mesela, aşık olduğumda aklımın bir karış havaya fırladığını, lodos yiyen yekenli gibi açık denize hızla sürüklendiğimi, sokağa çıkarken beynimi evde bıraktığımı, açıkça söylemek gerekirse tamamen dağıldığımı bilirler. Bu yüzden Dif'in bir sevgilisinin olması durumu onların lügatında yeni bir travma demektir.

Burdan nereye gelmeye çalışıyorum ? Bu sabah Babanne'yi Lodos'un Kenti'ne yolladım, önümüzdeki bir ay koca evde yapayalnızım. Buzdolabı bomboş, mutfak yüzyıllardır kullanılmamış gibi ve param pulum kalmamış vaziyette, aç yaşayacağım zannımca. Ama biliyorum ki ailem bana güveniyor, benim aç yaşayabileceğime inanıyorlar. Öyleyse önümüzdeki aya kadar hayatta kalmam lazım.

Anlamsız bir biçimde açlıkla terbiye ediliyorum.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.

Cuma, Temmuz 16, 2010

dif saçmaladı burda... ne gereksiz bir yazıdır bu...



Bu blogu bundan 2 yıl kadar önce tamamen rahatça/dürüstçe/özgürce yazabilmek için açmıştım. Ama görüyoum ki kendimi kandırmışım yine, her koşulda yine de bir şeylere bağlı kalarak yazıyorum.

Muhafazakar bir insan değilim, her çeşit insana duyduğum gibi muhafazakar insanlara da saygı duyarım (elimden geldiğince), bu da onlarla yegane alış-verişimdir zaten. Dar kafalı/kalıplaşmış insanlara keşke saygı da duymasam, ama insan sevgim elvermiyor, ne yaparsın. Ha bu arada çıkıp "yahu muhafazakarla dar görüşlü benzer değil mi?" derseniz, ben bir insanın muhafazakar olmadan, hatta son derece modern tavırlı ve hatta solcu/sosyalist/komünist/anarşist olarak bile dar kafalılığını muhafaza edebileceğine inananlardanım, ondan dedim.

Toplum baskısı şu hayatta en deli saçması gözüyle baktığım şeylerden biridir. Ha var mı, var tabi. Yok deyip inkar edemeyeceğim kadar var hem de, ama ben kendi üstümdeki etkisini minimuma indirmeye çalışırım her zaman. Öyle ya, kendi yaşama zamanımı başkalarının yaptıklarım hakkında ne düşüneceğini önemseyerek tüketemem. Bu benim varolma nedenime saygısızlık olur.

"- Felsefe yapma Dif. İki dakika felsefe yapmadan dur gözünü seveyim ha."

Aile baskısını hemen hiç yaşamadım. Hatta aile baskısı olarak yaşadığım yegane şey okul konusunda oldu. Dersler, notlar, etc. Hani aile açısından da bir takıntım yok.

Bu zamana kadar etrafımdaki insanları özenle/elimle/tek tek seçtim. Büyüğünden küçüğüne. Hatta bir noktada kendi ailemi bile kendim seçtim diyebiliriz. Hepsi insanlara önce saygı duyan, saygı duyulası insanlardır. Tepkilerini kafaya takmam gereksizdir.

E o zaman neden hala şu rahatça/dürüstçe/özgürce yazma emelime ulaşamadım ?

Cevap basit.

Kiminin engelleri dışarıdan gelir, öyle ki gözünüzle görüp dokunulabilirsiniz. Hatta insanların genelinde karşılaşılan "engellenmeler" bu biçimdedir. Bir adet de istisnai - hatta alt-grup vardır ki engellemeleri içeriden, kendilerinden gelir. Ha işte ben o salaklardandım. Ben oturduğu yerden kendi kendini engelleyenlerdenim.

Sayısal mezunu olduğum için ehem... psikolojiye dair pek bir fikrim yok - kızkardeşimin psikolog olması bir çelişkidir. Ama hani şu "üç benlik" midir nedir, bir ID vardır, süper ego falan vardır ne bileyim. İşte onları ilkelden gelişmişe göre sıralarsak, bendeki "en gelişmiş" benlik biraz fazla gelişmiş galiba, yemiyor içmiyor kafamın arkasında kazınıyor. %90'ı dolu ram gibi çalışıyor beynim sürekli. Millet bir şeyi düşünmeden yapar, boka batar, gelir bana ağlar. Ben kırk şeklini düşünür, inceler, her birinin olası sonuçlarını hesaplar, hatta bu olası sonuçların olasılık hesaplarını da yapar, burada kalmaz hesaplamaların diferansiyel hata hesabını bile yapar, sonra boka batarım. Ama istisnasız boka da batarım yani, o basamağı es geçmem. Sonra gidip kime ağlayacağımı bilemem tabi. Kendime ağlamayı denedim bir defa, kendimi çok aşağılıyorum yahu. Bildiğin ezikliyorum bu gariban bünyeyi, çok üstüme geliyorum. Fena.

Tabi emelime ulaşamamın ana sebeplerinden biri bu, ama tamamı değil. Asıl sebep, duygularım. Duygularımı kolay kolay çözümleyemiyorum artık, ifade edemiyorum bazen kendimi. Bu tabii ki içinde bulunduğum ruh hali/geçirdiğim kaotik dönemden kaynaklı olabilir. Ama daha fazlası da olabilir mesela. Mesela belki ben artık ne hissettiğimi çözemiyorumdur veya kendi kendimi anlayamıyorumdur. Veya belki ne hissettiğimi çözmekten korkuyorumdur, yada bir yazı yazdığımda millet satır aralarını okursa benim kendime bile itiraf etmekten korktuğum şeyleri farkedebilir. Ve hatta gelip bunları bana itiraf edebilir. Ben de o noktada -gerçeklerin yüzüme vurulmasından dolayı tabii ki- şoka girebilir, beynimi yiyebilir, hatta son derece şizofrenik tepkiler verebilirim. Bunlar olabilir, olası şeyler bunlar hep.

Neyse zaten bu saçma sapan yazıda satır aralarını okuyanlar bende ankisyete bozukluğu-paranoya-şizofreni üçlemesi olduğuna inanmışlardır artık. Hala inanamayanlar da bir önceki cümleyle ikna olmuşlardır bence. Daha fazla bu yazıyı uzatmak için bir sebep kalmadı sanırım, hepinize bol saçmalıklı rimirimileyler diliyorum. Şimdilik adios beybiler. Gidip kendi beynimden alınan parçalarla özel olarak hazırladığım mevsimlik beyin salatamı yiyeceğim. Huni forever.



Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Related Posts with Thumbnails