halaya adam toplarken kendini subatomik partiküllerle harmandalı oynarken bulmak... tam benim işim...
Cumartesi, Ocak 22, 2011
kendimden bahsetmeyi sevmem ama...
Yüz yıldır falan yazmadım sanırım. Finallerim de yarılandı hem, artık zamanı geldi bence.
İstesek de istemesek de, hayatımızın içinde yer alan ve davranışlarına anlam veremediğimiz kişiler var. Söz konusu ben olunca bu sayı biraz da artıyor sanırım - malum, beş sene kadar asosyal yaşadım ben, insanların iletişim kurma yöntemlerine biraz yabancıyım. Bunun da ötesinde, imalı ses tonlarını anlama, tuhaf bakışların ardındaki gizli esrarı çözme gibi yetilerim yok. Hatta ve hatta (saygı duyduğum kişiler ve yabancılar hariç) kiminle nasıl konuşmam gerektiğini(!) bilmiyorum. Ha, bunların eksikliğini hissediyor muyum ? Hayır, ama çoğu zaman bir durumla karşılaşınca salaklaşıyorum, o ayrı.
Kendimi benim yaşlarımda bir insanın kendini tanıyabileceği kadar iyi tanıdığımı düşünüyorum. Ben düz bir insanım mesela, kendimi ifade edemediğim anlar dışında ağzımdan çıkan kelimelerle kastettiğim şey arasında bir fark olmaz. Geyik yapmadığım sürece imalı cümleler kurmam mesela, bu yüzden kaş göz hareketlerim ve mimiklerimle bu imaları desteklemem imkansız. Sınırlarımı aştığımı düşünmediğim sürece yaptığım hiçbir hareketten pişman olmam, yine olsun yine yaparım. Verdiğim tepkilerden de pişman olmam çoğunlukla, kendimi kolay kolay kaybetmem. Laf sokmam, trip atmam, milleti sıkıştırmam.
Bunları "ben de çok iyi bir insanım, nasıl mükemmel bir dostum, nasıl harika bir sevgiliyim." demek için söylemiyorum. Demek istediğim bunun iyi biri, düşünceli biri olmakla bir ilgisinin olmadığı ve benim dolambaçlı işler/ilişkilerden hoşlanmadığım.
Kıskanmam, kıskançlığı bahane edip saçma işlere kalkışmam.
Israr etmem, ısrar edenlere sert tepkiler vermekten çekinmem.
İnsanların bana ne yapmam gerektiğini ve neyi yapmam gerekirken(!) yapmadığımı söylemelerinden hoşlanmam, bunları yapanlara daha sert tepkiler vermekten çekinmem.
Birine değer veriyorsam belli ederim, seviyorsam söylerim, kendisi hakkındaki düşüncelerimden açık açık bahsetmeyi görevim bilirim.
Dediğim gibi, ben düz biriyim. İyi biri değilim ama en azından hiçbir hareketimin altından başka bir şey çıkacağından korkmaz insanlar. Güvenilir değilim belki, ama güvenli biriyim bence.
Çevremdeki insanlar birbirlerine tripler atıyorlar, birbirlerinin sınırlarını çiğniyorlar, ortalıkta gereksiz gerilimler yaratıyorlar. Birbirlerine ve birbirlerinin hayatlarına/seçimlerine saygıları yok. Çok ufak hesaplar peşinde, çok saçma hareketler yapıyorlar. Türlü çeşit entrika çevirip bir de bunlarla övünüyorlar.
Ben de bunların ortasında durmuş, salak salak etrafıma bakınıyorum.
Böyle salak salak durmaktan rahatsız değilim. Hatta salak olduğumu bile düşünmüyorum ya, neyse. Halimden memnunum, küçük hesaplarla dönen küçük bir dünyam yok. Dünyamın onlarınkinden daha büyük olduğunu biliyorum ve daha büyük dünyaların peşindeyim.
Ama onların bu küçük hesapları/dünyaları benim değer verdiğim kişilerinkilerle kesiştiğinde geriliyorum. Benim huzurlu olmalarına önem verdiğim kişilerin huzurlarını kaçırdıklarında sinirleniyorum.
Çok sinirleniyorum. Çok.
CherishKay
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
ah hayat,
dif,
dif her şeye karşı,
diğerleri,
eş dost insanlık
Cumartesi, Ocak 15, 2011
finaller...
Finallerim var...
Ölmez de sağ kalırsam, bir ara yazacağım birkaç satır...
Öpüyorum anacım...
Zaman daralıyor... Oyh...
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
final haftası,
muse,
tine is running out,
zaman genişlesin istiyorum
Cumartesi, Ocak 08, 2011
kiMİM ki ben ?
Selam millet, ben mim yazıyorum !
Sevgili Hero Of Darkroom ve Drukiyyes beni aynı mimle mimlemişler. E artık durum mim'den çıkıp mimkare haline gelince de, bu akıma daha fazla karşı koyamam diyerek soyundum. Yok lan, öyle soyunmadım, itiraf etmeye soyundum.
Herneyse, ben nasıl şanslı bir mahlukmuşum ki, mim itiraflar mimi. Böyle temel bilgilerimizi falan sıralıyoruz, benim burada bahsetmekten kaçındığım her türlü detayı veriyoruz falan.
Lafı uzatmaya bayılıyorum.
E başlayalım ?
- Kaç yaşındasın?
Nasıl toplarsan topla, çarparsan çarp, bölersen böl, ister karesini al, ister köke sok, ln'ini bile alsan ben maalesef 23 yaşındayım. 24'e yelken açtım, koca kadın oldum, evde kalmış kız kurusuyum, falan filan.
Ama genç kalmak için 90'lılarla takılıyorum, o ayrı.
- İsminin son harfi ne?
İtalik yazarsan İ, bold yazarsan İ, efendi gibi yazarsan İ.
- En sevdiğin renk?
Keşke bu soru "en sevdiğin renk paletleri nelerdir ?" şeklinde olsaydı. Ama elimizdeki bu, işime gelirse artık.
Her tondan pembe bence mükemmeldir. Ama yanına bir de her tondan gri eklersen şeker gibi olurum, sefamdan geçilmez.
- Kilon kaç?
Geçen yıl bir ara 50'yi gördüm, ama endişeye gerek yok. Şu ara 45 - 46 arası seyrediyorum sanırım.
- Boyun kaç?
Bende öyle bir boy var ki... Benim boyutlarımda kütleçekimin etkisi sıfırlanıyor mesela, ben etrafta elektromanyetik kuvvetler etkisinde çeşitli hareketler yapıyorum. Suyun üzerinde falan yürüyorum huzur içerisinde.
Tamam ya, 1.56 falan varım bence.
- Ailenin kaçıncı çocuğusun?
İlkim, ama asla son değilim. Hatta tek de değilim. Ben iki kardeş ablası, anneden hallice biriyim. Benim gibi bir ablayla yaşayan o iki kardeşin haline sizler acıyınız.
- En sevdiğin şarkı?
Cık, bak bu soru o kadar şey ki... Şey ki... Hani öyle bir şey ki, ben bu soruya inanamıyorum mesela.
Gerçi blogu hali hazırda playlist'e çevirmişim zaten, soruya inansam ne, inanmasam ne ?
- Sarışın mı, esmer mi?
Şimdi ben tutar sarışın derim, ama gönlümde kumraldan hallice bir buğday tenli yatıyordur, hatta esmere meyletmişimdir falan, olmaz yani. Veya tam tersi. Böyle olmaz bu işler.
Ben bu soruya frekans demek istiyorum. Frekansımın tutabileceği, eş veya uyumlu periyotlarla salınım hareketi yapabildiğim herhangi bir varlık.
Ha ama, Jensen Ackles candır.
- Sigara?
O bu değil de, dün ben 2 paket bitirmişim lan. Nasıl oldu ben de anlamadım. Ne ara içtim acaba ?
- Alkol?
Bak bu pek yok işte. Sersemlik yapıyor, bulantı yapıyor, ertesi güne baş ağrısı, ertesi hafta boyunca alerji yapıyor. Çok çok seyrek, içimden gelirse falan...
- Çayı fincanda mı içersin, bardakta mı?
Kupada. Tek kelime. Ha ama dışarıda mümkünse porselen fincanda, imkanım varsa yine kupada.
Fiz'de kağıt bardakta. 3 - 4 şekerli.
Bitti, bu kadar. Oyh.
Ben döküldüm, bunlar da dökülsün bence ;
Nephe, Tropikananas, Xavinin Görümcesi, Jove, Okan Ayhan, Luna
Bunu da yaptım ya, artık ölmem ben.
Sevgili Hero Of Darkroom ve Drukiyyes beni aynı mimle mimlemişler. E artık durum mim'den çıkıp mimkare haline gelince de, bu akıma daha fazla karşı koyamam diyerek soyundum. Yok lan, öyle soyunmadım, itiraf etmeye soyundum.
Herneyse, ben nasıl şanslı bir mahlukmuşum ki, mim itiraflar mimi. Böyle temel bilgilerimizi falan sıralıyoruz, benim burada bahsetmekten kaçındığım her türlü detayı veriyoruz falan.
Lafı uzatmaya bayılıyorum.
E başlayalım ?
- Kaç yaşındasın?
Nasıl toplarsan topla, çarparsan çarp, bölersen böl, ister karesini al, ister köke sok, ln'ini bile alsan ben maalesef 23 yaşındayım. 24'e yelken açtım, koca kadın oldum, evde kalmış kız kurusuyum, falan filan.
Ama genç kalmak için 90'lılarla takılıyorum, o ayrı.
- İsminin son harfi ne?
İtalik yazarsan İ, bold yazarsan İ, efendi gibi yazarsan İ.
- En sevdiğin renk?
Keşke bu soru "en sevdiğin renk paletleri nelerdir ?" şeklinde olsaydı. Ama elimizdeki bu, işime gelirse artık.
Her tondan pembe bence mükemmeldir. Ama yanına bir de her tondan gri eklersen şeker gibi olurum, sefamdan geçilmez.
- Kilon kaç?
Geçen yıl bir ara 50'yi gördüm, ama endişeye gerek yok. Şu ara 45 - 46 arası seyrediyorum sanırım.
- Boyun kaç?
Bende öyle bir boy var ki... Benim boyutlarımda kütleçekimin etkisi sıfırlanıyor mesela, ben etrafta elektromanyetik kuvvetler etkisinde çeşitli hareketler yapıyorum. Suyun üzerinde falan yürüyorum huzur içerisinde.
Tamam ya, 1.56 falan varım bence.
- Ailenin kaçıncı çocuğusun?
İlkim, ama asla son değilim. Hatta tek de değilim. Ben iki kardeş ablası, anneden hallice biriyim. Benim gibi bir ablayla yaşayan o iki kardeşin haline sizler acıyınız.
- En sevdiğin şarkı?
Cık, bak bu soru o kadar şey ki... Şey ki... Hani öyle bir şey ki, ben bu soruya inanamıyorum mesela.
Gerçi blogu hali hazırda playlist'e çevirmişim zaten, soruya inansam ne, inanmasam ne ?
- Sarışın mı, esmer mi?Şimdi ben tutar sarışın derim, ama gönlümde kumraldan hallice bir buğday tenli yatıyordur, hatta esmere meyletmişimdir falan, olmaz yani. Veya tam tersi. Böyle olmaz bu işler.
Ben bu soruya frekans demek istiyorum. Frekansımın tutabileceği, eş veya uyumlu periyotlarla salınım hareketi yapabildiğim herhangi bir varlık.
Ha ama, Jensen Ackles candır.
- Sigara?
O bu değil de, dün ben 2 paket bitirmişim lan. Nasıl oldu ben de anlamadım. Ne ara içtim acaba ?
- Alkol?
Bak bu pek yok işte. Sersemlik yapıyor, bulantı yapıyor, ertesi güne baş ağrısı, ertesi hafta boyunca alerji yapıyor. Çok çok seyrek, içimden gelirse falan...
- Çayı fincanda mı içersin, bardakta mı?
Kupada. Tek kelime. Ha ama dışarıda mümkünse porselen fincanda, imkanım varsa yine kupada.
Fiz'de kağıt bardakta. 3 - 4 şekerli.
Bitti, bu kadar. Oyh.
Ben döküldüm, bunlar da dökülsün bence ;
Nephe, Tropikananas, Xavinin Görümcesi, Jove, Okan Ayhan, Luna
Bunu da yaptım ya, artık ölmem ben.
Cuma, Ocak 07, 2011
difin aşık hali...
Ben çok kötü aşık olurum.
Aşık halim hiç çekilmez benim. Adam gibi iki muhabbet edilmez benimle, varsa yoksa "O". Bir O'nu konuşurum, bir de O'nu. Başka hiçbir şeyle ilgili hiçbir laf çıkmaz benden.
Evet, ben de aşıkken herkes gibi hayaller kurarım. Ama yüksek sesle. Ve etrafımı da beni dinlemeye mahkum ederim, öyle pis kitlerim adamı aşıkken.
Kimsenin anlattıklarını hakkını vererek dinleyemem, kendim dahil hiçbir şeye önem veremem. Elim kolum oynar, yerimde duramam, aklım zaten kuşlara yoldaş...
Çok kötü aşık olurum ben.
Hastalık hali gibidir benim aşık halim, geçeceğini bilirsin ama inanamazsın. Sadece ben değil, kimse geçeceğine inanamaz. Herkesi öyle bir ikna ederim ki, bundan sonra başkasını sevebileceğime kimse inanamaz.
Zaten ben de inanamam.
Muhtemelen adamın kendisi de.
Beni tanıyan ve yakın çevremde bulunan istisnasız herkes benim aşık olmamdan korkar. Bu hepsi için bir çöküş nedenidir, ilerleyen zamanlarda intihar sebebine çevirebilir hatta.
Öyle kötü aşık olurum.
Benimle birlikte herkesi aşık ederim o herife. Toplu bir biçimde taparız o adama, hepimizin gözleri kör olur aşkımızdan. Bir şekilde O'nunla birlikte olabilmek için çırpınırız çaresizce, hep birlikte.
Ben aşık olursam, tek başıma olmam. Bir hareket başlatırım.
Felaket bir aşık olurum ben.
Hani önüme gelene, gücümün yettiğine, sesimi duyurabildiğime anlatırım ya O'nu... Nefes almak için ara vermeden hani... Bir tek O'na anlatamam.
Hatta bırak aşık olduğumu, ruh halimi, bilmem neyimi, ben O'nunla bir kelime konuşamam.
Yüzüne bakamam, selam veremem, yanından geçemem.
Bulunduğu ortamda nefes bile alamam ben.
O benim bu anlamsız hallerime doğal olarak anlam veremezken, ben O'nunla dolu, çok anlamlı saatler geçiririm kendi kendime.
Kötü aşık olurum ben.
O'nunlayken zihinsel/fiziksel anlamda kitli, O'nsuzken O'na kitli yaşarım ben aşık olduğumda.
Adam gibi aşık olmayı beceremem. Kendime, çevreme, O'na işkence ederim. Herkesin emdiği sütü burnundan getiririm. Sevdiğime seveceğime pişman ederim.
Çok kötü aşık olurum ben.
O yüzden, hepimizin selameti için, aşık olmamalıyım ben.

Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
ah yaşamak var ya,
difin aşık hali,
ey aşk
Salı, Ocak 04, 2011
üçler - beşler - sekizler - on beşe doğru...
Tıklım tıklım dolu bir odanın insana boş gelmesi ne ile açıklanabilir acaba ?
Veya tıklım tıklım dolu, hatta artık tıkanmış bir zihnin içinde düşünmeye değer en ufak bir fikir kırıntısı bulunamaması nedendir ki ?
Artık hissedemediğime inandığım her anda canımın yanması/yanabilmesi tüm inançlarımı yıkmam için bir çağrı olabilir mi ?
Üç beş konu ezberleyip mezun olacağım ben. Üç beş adam beğenip biriyle evleneceğim. Sonra üç beş çocuk yapıp kazandığım üç beş kuruşla geçinip gideceğim. Torunlarım doğar elbet, ben de üç beş yıla kalmaz ölürüm.
Hayır. Böyle değil.
Üçün beşin peşinde değilim ben. Üçün beşin derdinde değilim.
Senin anlamadığın o sekiz lazım bana. En az sekize ulaşmalıyım ben, üçle beşle yetinemem.
Asıl hedefim on beş ya, neyse.
Bir ara yapmam gereken konuşmaları yapmalıyım.
Dürüst olacağım, gidişi beklediğimden fazla koydu. Muhtemelen gitmesini beklemediğim için, hiç beklemediğim bir anda gittiği için. Çok da sert gittiği için. Kıra kıra gittiği için.
Son bir defa sarılmak isterdim. Son bir defa yapmak isteyeceğim çok şey vardı aslında. O gittiğinde ben daha her şeyin sonuna gelmemiştim.
Yıkılan hayaller çok can yakabiliyor. O yüzden hayallerini tek başına kurmalı insan.
Bazı insanlar var ki, Newton'u onlardan daha çok seviyorum. Bazı insanlar da kendilerini sevmemem için çabalıyor.
Dört duvar içinde yalnız olmak çok zor, evet. Ama daha da zor olanı, konuştuğu dil Türkçe olsa da anlayamadığın bir insanla dört duvar içinde kapalı kalmak.
Bazen yalnızlığımı özlüyorum. Ama yeniden yalnız kalmamın ne anlama geleceğini bildiğim için vazgeçiyorum hemen.
Kış bunalımım beynimi emiyor. Evet.

Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
ben keçi miyim de her günü cehennemde yaşıyorum nan,
ben ölmeden önce,
kış bunalımı
Pazartesi, Ocak 03, 2011
gerçekten mutlu yıllar...
"Gökyüzünün maviliğini, ağaçların yeşilini, çiçeği böceği görmem gerekmez. Zaten görmem bir yana, bakmam da gerekmez. Öyle çoluk çocuk sevmek, hayvan sevmek falan çok gereksiz. Yediğim yemeğin fiyatı önemlidir, lezzeti değil. Arkadaşlık boş iş, dostluk yalan, sevgili desen hepsi terk ediyor eninde sonunda. Eğitim, kendini geliştirme, yeni şeyler öğrenme, hepsi zırva bunların. Üç kitap okuyup beş film izlesem ne olacak ? Az biraz fikrim, düşüncem olsa ne olacak ? İnsan sevsem ne olacak ? Kendimi sevsem kime yarayacak ?
E peki şu dünyada neden bir tek ben mutsuzum ? "
Tamam, olur böyle anlar. Herkes yaşar bu dönemleri. Ne bileyim hiçbir şeye sevinemezsin, hiçbir şeyden keyif alamazsın falan.
Ama bu sadece bir an olsun ya.
Bu sene de tüm sene yapmayın bunu, ne olur.
Bu şekilde sadece beni bunaltıyorsunuz, başka bir halta yaradığı yok.
Ota boka bakıp mutlu olun lan bu sene. Salak salak sırıtın, saçmalayın etrafımda. Sevgi kelebeği tadında önünüze gelen her zımbırtıyı sevin.
Otobüsü yarım saat bekleseniz de geldiğinde sevinin mesela. Hatta otobüse de gerek yok, durup dururken sevinin.
En sıkışık olduğunuz anda biri arayınca arandığınız için sevinin falan. Pollyanna'dan beter olun bu yıl.
Mutlu olun lan bu yıl. Zaten niye yaşıyoruz ?
Yeni yıl yeni yıl atarlandım durduk yere.
Mutlu yıllar.
Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
atarlı dif,
biriniz de mutlu sonla gelin be,
mutlu yıllar
Salı, Aralık 28, 2010
keşke bunalmak hali süreksiz olsa ama yine de türevlenebilse...
"- Onu çok seviyorum Dif." dedi.
"- Rica ederim." dedim.
Genelde -sizlerin de farketmiş olabileceği üzere- olağan şeylerden bahsetmeyi pek sevmiyorum. Ama bazen öyle olağanlıklar içinde yer alıyorum ki kendimi onlardan bahsetmekten alıkoyamıyorum.
Hani "bugün sabah kendime kaşarlı baharatlı omlet yaptım. sonra nephe geldi, birlikte oje sürdük." muhabbeti -olayın içinde yer almama rağmen- benim bile içimi kaldırıyor. Bunları yazarsam sizlerin hali benden daha fena olur bence. Kaldı ki burada kimsenin içini sıkmak için yazmıyorum.
Ama öyle basit, öyle klasik anlar oluyor ki bazen, hayatın anlamını keşfetmeme bir adım kaldığına falan inanıyorum. Gayet tuhaf bir durum, ben bile şaşırıyorum yaşarken.
Tabi sonra hiç bir haltın anlamını falan keşfetmiş olmuyorum, sadece öyle saçma bir his geliyor. Zaten keşfetmiş olsaydım yazmış olurdum buralara bir yerlere.
Neyse.
"- Onu tanımadan önce nasıl yaşamışım ben ya ? Ayrılırsak ölürüm, o an orada biterim ben Dif." dedi.
"- Ama lütfen. Seni mantığa davet ediyorum." diye ısrar ettim.
Milyonlarca hayalim vardı. Hepsini bir kutuya kaldırdım geçen gün. Kutu da öylece duruyor bir köşede.
Kış bunalımım geçsin, yeniden açacağım kapağını.
Bunalmayı sevmiyorum. Ergenliği yine iyi geçirmişim ben.
Koskoca yılbaşı geldi, ben bir çam ağacını kuramadım. Yılbaşında ne yapacağımız da belli değil. Zaten sınavlarım da var.
Bence şartlar bunalıma girmek için fazlasıyla uygun şu ara.
Bu odada bunalıma girmemi istemeyen tek kişi benim galiba.
Daha da güzeli, gün geçtikçe insanların benden beklentileri artıyor. Ben de bu artışa doğru orantılı bir biçimde kendimi bok gibi hissediyorum.
İşte anca gelip buraya salak salak dert yanıyorum.
Omlet ve ojeden bahsetseydim daha mı iyiydi acaba ?
"- Of ya görmediğim her anda özlüyorum onu. Ayrıyken sürekli sesini duymak istiyorum. Sanki bağımlı oldum ben." dedi.
"- Yok ben daha fazla dayanamıyorum." diye rest çektim.
En çok kendimden bıktım galiba. Ve kaçamıyorum da. Sapık gibi her yere benimle geliyor şerefsiz.
İşte bu durumda en kötüsü de yazmak oluyor. Kendinle en çok yazarken başbaşa kalıyorsun. Ve bir yerden sonra bu zorunlu başbaşalığa dayanamıyorsun.
Ben dayanamıyorum şu an mesela.
"- Eminim bir gün sen de sevebileceğin birini bulacaksın Dif." dedi.
"- Tabi, katil olup da hapislere düşmezsem." diye umut ettim.
Öpüyorum hepinizi.
Bu görsel Suzanne Woolcott'a aittir. Kişinin dA galerisinden tanıtım amaçlı alınmıştır.
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
bir ruh hastası olarak dif,
deli dif,
kate havnevik,
kış bunalımı,
nephe,
omletler ve ojeler
Pazartesi, Aralık 13, 2010
kafayı çalıştırmak lazım bazen...
Onlara sorsam, yalan söyleyecekler yine. Malum.
Muhtemelen senin beni hala çok sevdiğinden falan bahsedecekler.
Unutamadığını, e zaten haliyle hiç unutamayacağını falan anlatacaklar uzun cümlelerle.
Bir kelimesine bile inanmadıkları uzun cümlelerle.
Sormam.
Salak değilim.
Beni unutma ihtimalinin olmadığını birilerinin bana anlatmasına ihtiyacım yok. Öyle bir ihtimal yok çünkü.
Mutlu olmadığını kimsenin bana ispatlamaya çalışmasına gerek yok.
Olmayan bir şeyi ispatlayamazsın.
Labda bunu öğreniyoruz biz.
Kimseye bana baktığın gibi bakmayacakmışsın, kimseye bu kadar değer vermeyecekmişsin.
Dürüst olalım, kimin umrunda ?
Benim değil, bence senin de değil.
Hele onun hiç değil.
Olsaydı, yanında olmazdı.
Kimseye sormama gerek yok, bizim başka olduğumuzdan falan bahsetmemin anlamı yok.
Çünkü öyle değil, dışına çıktığında anlıyorsun bunu.
Dışına çıktığında aslında diğerleriyle aynı olduğunuzu farkediyorsun.
Tahminen sen de farkettin bunu.
Farketmediğini düşlemek anlamlı değil.
Onlara sormama gerek yok, daha fazla yalan dinlememe gerek yok.
Çektiğim acıyı azaltmak için bu yalanlar, sonuçsuz çabalardan fazlası değil.
Ama anlamlı da değil.
Bu yalanları dinleyecek gücüm yok.
Kendime yalan atacak kafam yok artık.
Çok masal dinledim ben.
Çok masala inandım.
Çok masal biliyorum ben.
Senden sonrakileri yıllarca uyutacak kadar çok.
Kendimi yıllarca uyutabildim bu masallarla oğlum. Boru mu ?
Ben bir inancın yıkılışını izlemiş kadınım. Aslanım kaplanım.
Bana fotoğraflarındaki suratının bir maskeden ibaret olduğunu söylüyorlar.
Mutlu değilmişsin, gözlerinden belliymiş.
Benimle olduğun gibi değilmişsin artık. Abartıyorum, acı çekmemek için bana dair herşeyden kaçıyormuşsun.
Benim bu yalanlara ihtiyacım yok, iyi niyetli olsalar bile.
Bunlar merhem olmaz koçum. İşe yaramaz.
Tıp çaresiz bu konuda.
Aynı geyikleri onunla yapmadığını düşünmem için hiçbir sebep yok.
Onunla o kadar eğlenmediğini düşünmeme gerek yok.
Onu... veya seni düşünmeme de gerek yok.
Kurduğum krallığın kralını yargılayıp astım ben. Şimdi okuduğun satırlar böyle birinin elinden çıkma.
Onu bilerek oku. Kendimi kandırmıyorum ben.
Kimseye bir halt sorduğum yok. Kimsenin fikrine ihtiyacım yok.
Acı çekmemem için uyutulmam gerekmiyor.
İnsanların bana kıyamadıkları için felaket senaryoları kurmalarına gerek yok.
Kimseyi zor durumda bırakmak istemiyorum.
Aciz değilim.
Senden bir adım önde olduğumu düşünmüyorum, bunun hayalden öteye geçmeyeceğini biliyorum.
Benden daha kör olsaydın orada olamazdın.
Gerçek olan tek şey, şu an ne bok yediğine dair hiçbir fikrim yok.

thegirlinthebigbox
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
bir ruh hastası olarak dif,
deli dif,
dif kustu buraya resmen,
olur böyle şeyler
Pazar, Aralık 12, 2010
7 maddede 10 gün...
1 ) Alerji :
Türlü çeşit savunma taktiği olan vücudumuzun garibandan hallice zararsız maddelere verdiği tepki. Bu tepkiler bağışıklık sisteminin kapasitesine göre ve hassasiyetin mevcut olduğu maddeye göre değişebilir, ancak temelde kişi üzerinde bir şok etkisi/bünye üzerinde bir kendini-yoketme etkisi yaratır. Vücudun kendi kendine -durduk yere- verdiği bu amansız tepkilerden ve bunların etkilerinden kaçınmak için veya zararın neresinden dönülse kar zihniyetiyle iyileşebilmek için (ki ortada bir hastalık da yok ama neyse) antihistaminikler kullanılır.
Antihistaminikler uyku yapar, günde 18 saate kadar uyutabilir.
Benim gibi ölümden dönüp 10 gün evde kapalı kalmak istemeyen kişilere acilen bir alerji testi yaptırıp ona göre yaşamaları önerilir.
2 ) Film :
Kamera yardımıyla, bir yönetmen eşliğinde, hazır bir senaryoyu oynayan oyuncuların çekilmiş ve düzenlenmiş görüntüleridir. Pek çok alt türü bulunmaktadır.
Evde kapalı kalmak mecburiyetinde olan veya ağrı/sızıdan dolayı uyuyamayan kişilere tarafımca önerilir. Zihin kapasitesini arttırdığı ve hayat görüşü üzerinde pozitif etkisi olduğu gözlenmiştir.
3 ) Okul :
Eğitim ve öğretim kurumu. Ağır hastaysanız gitmek mecburiyetinde değilsinizdir, devamsızlık kapıya dayanana kadar.
Devamsızlık kapıya dayanınca şiş suratla konuşamayacak halde bile olunsa gidilmelidir. Gidilecektir.
4 ) İstanbul :
Türkiye'nin en güzel şehirlerinden biridir. Önümüzdeki hafta yeniden-hayata-dönme hediyesi olarak gidilecektir.
5 ) Bonibon :
Neşe kaynağıdır. Küçük, renkli şekerle kaplanmış çikolataların psikolojimiz üzerindeki etkisi yadsınamazdır. Öyledir.
6 ) Agatha Christie :
Artık klasikleşmiş bir polisiye roman yazarıdır. Uyuyamayan kişiler tarafından okunabilir. Uygundur.
7 ) Evde zaman geçirmek :
Kişinin kendini geliştirmesi için son derece uygun bir ortam. Ancak kişi yeterince geliştikten sonra artık evden çıkmalı, okula gitmeli, arkadaşlarıyla buluşmalı, hayata katılmalıdır. Zira yakında eve sığmayacaktır.

Luxcarlay
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
agatha christie,
alerji,
antihistaminik,
beter ol alerji,
bir ruh hastası olarak dif,
bonibon,
dört duvar içinde kapalı kalan dif,
şiş suratım ve ben mutlu değiliz
Perşembe, Aralık 09, 2010
"New York, I Love You" - Official Trailer [HD HQ]
Şehrin bir yerinde mi saklanıyor aşk ?
Yoksa önemli olan içinde yaşadığın şehre aşık olabilmek mi ?
Eminim bu filmi izleyeniniz vardır. Kendinizi hangi hikayeye daha yakın hissettiniz ?
Alakalı Alakasız Zımbırtılar :
new york i love you,
official trailer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


